Arama Sonuçları
Search this site
Boş arama ile 415 sonuç bulundu
- Sürdürülebilirlik Neden İşletmeler İçin Olmazsa Olmaz?
Sürdürülebilirlik Neden İşletmeler İçin Olmazsa Olmaz? Artık sadece “çevreci” olmak yetmiyor. Tüketiciler, alışveriş yaptıkları markaların gezegene karşı sorumluluk sahibi olmasını bekliyor. İşletmeler içinse bu beklenti; sadece bir imaj meselesi değil, sadakat, satış ve uzun vadeli kârlılık anlamına geliyor. Peki neden? Güncel veriler bize neler söylüyor? Tüketici Değişti. Artık "Yeşili" Tercih Ediyor Yapılan son araştırmalara göre, tüketicilerin %78’i sürdürülebilirliği "çok önemli" ya da "önemli" buluyor. Hatta %62’si, satın alırken bir ürünün sürdürülebilir olup olmadığını doğrudan kontrol ediyor. Yani artık sadece ürün değil, ürünün hikâyesi de satın alınıyor. Bu sadece bir trend değil; dünya genelinde bu oranlar her geçen yıl artıyor. Örneğin, sadece ABD’de, son bir ayda çevre dostu bir ürün satın aldığını söyleyenlerin oranı %49. bu, 2024’ün ortalarına göre 6 puanlık artış demek . Türkiye’deki birebir veriler sınırlı ama global trendler burada da geçerli: yani “yeşil” rekabetin gözardı edilemeyeceği kesin. Daha Fazlasını Ödemeye Hazırlar Birçok kişi hala şu yanılgıya düşebiliyor: “Sürdürülebilir ürün pahalı olur, tüketici almaz.” Oysa araştırmalar gösteriyor ki, tam tersi geçerli. Global ölçekte %80’i, sürdürülebilir ürünler için %5 ila %10 arasında daha fazla ödemeyi kabul ediyor. Nitekim PwC verileri, tüketicilerin bu tür ürünler için ortalama %9,7 daha fazla ödeme yapabileceğini söylüyor. Ucuz olmak yeterli değil—tüketici artık “ekolojiye değer veren” markaya da prim veriyor. Ambalajlar Bile Kararları Etkiliyor Shorr’un 2025 raporuna göre, tüketicilerin %90’ı, çevre dostu ambalaja sahip markalardan alışveriş yapmaya daha meyilli. Hatta %54 aktif olarak bu tercihi yaptığını söylüyor. Ankete göre katılımcıların %43’ü ek bir ücret ödemeye istekli, %39 ise çevreci ambalaj sunan bir markaya geçiş yapmış bile . Ambalaj artık sadece koruyucu bir katman değil; markanın duruşunu gösteren sessiz bir konuşma. Geri dönüştürülebilir ya da doğa dostu materyaller kullanan markalar, tüketiciyle daha güçlü bağ kuruyor. Sürdürülebilir Markalar Daha Sadık Müşteri Yaratıyor Sadakat oranları da bunu doğruluyor: Sürdürülebilirlik ilkesini benimseyen şirketler, müşteri sadakatini diğerlerine göre %34 müşteri sadakatine ulaşırken, daha az çevreci olanlar yalnızca %27 oranında tutunabiliyor Ayrıca, sosyal ve çevresel sorumluluk taşımayan markalar için boykot riski büyük: Araştırmalara göre tüketicilerin %76’sı, değerlerine ters düşen markaları boykot edebileceğini söylüyor. DMEXCO da uyarıyor: Gerçek sürdürülebilirlik yapıldığı takdirde sadakat artıyor, fakat “yeşil yıkama” yapanlar sert şekilde cezalandırılıyor . Sadık müşteri → daha düşük pazarlama gideri → sürdürülebilir kârlılık. Formül açık. Sadece Tüketici Değil, İşletme de Kazanıyor Sürdürülebilirliği benimseyen işletmelerin elde ettiği avantajlar sadece tüketici gözünde imajla sınırlı değil: Maliyet avantajı: Enerji ve kaynak tasarrufu sayesinde doğrudan finansal fayda sağlanıyor. İtibar & güven: Özellikle genç kuşaklar, şeffaf ve doğaya duyarlı markalara daha çok güveniyor. Yatırımcı ilgisi: ESG (Çevresel, Sosyal ve Yönetişim) kriterlerini karşılayan şirketler, yatırımcılar açısından daha cazip hale geliyor. Yasal uyumluluk: Karbonsuzlaşma ve çevresel düzenlemelere hazırlıklı olmak, riskleri azaltıyor. Yeşil Görünmek Yetmez: Gerçek Sürdürülebilirlik Kazandırır Bugün tüketici yalnızca “doğa dostu” etikete değil, markanın gerçekten ne yaptığına bakıyor. “Greenwashing” (yani sadece yeşilmiş gibi görünmek) yapan markalar hızla güven kaybediyor. Dolayısıyla işletmelerin, sürdürülebilirlik stratejisini sadece kampanyalarda değil; tedarikten ambalaja, operasyondan iletişime kadar her alanda içselleştirmesi gerekiyor. Sürdürülebilirlik İçin 4-Katlı Strateji Ürün & Ambalaj: Düşük karbon, geri dönüştürülebilir ambalaj. Bu markanıza satış artışı ve primli fiyat imkanı sağlar Operasyonel verim: Enerji & atık tasarrufu ile hem çevre dostu hem ekonomik bir işletme haline gelirsiniz Şeffaflık: Belgeli sertifikalar, değer zinciri görünürlüğü sağlar. Bu da tüketicide “güven” yaratır İletişim & topluluk: Sosyal kampanyalar, şeffaf hikâyeler marka sadakatinizi derinleşir Sürdürülebilirlik = Geleceğe Yatırım Sürdürülebilirlik artık sadece çevreye karşı bir sorumluluk değil; bir büyüme, rekabet ve sadakat stratejisi. Hem gezegeni hem markanızı korumak için yeşil adımlar atmanın zamanı şimdi. Unutmayın: Gelecek yeşil olacak. Sizin markanız da o gelecekte yer almak istiyorsa, bugünden harekete geçmeli. Kaynaklar: https://www.businessdasher.com/business-sustainability-statistics/?utm_source=chatgpt.com https://www.pwc.com/gx/en/news-room/press-releases/2024/pwc-2024-voice-of-consumer-survey.html?utm_source=chatgpt.com https://www.shorr.com/resources/blog/sustainable-packaging-consumer-report/?utm_source=chatgpt.com https://www.mckinsey.com/industries/consumer-packaged-goods/our-insights/state-of-consumer?utm_source=chatgpt.com https://business.yougov.com/content/51984-sustaining-sustainability-report-and-webinar?utm_source=chatgpt.com
- Podyumdan Ekrana Uzanan UAL’in Moda Film Festivali
Podyumdan Ekrana Uzanan UAL’in Moda Film Festivali University of the Arts London (UAL) çatısı altındaki Londra Moda Koleji'nin (LCF) ev sahipliğinde gerçekleşen ilk Future Fashion Film Festival, modayı yalnızca bir stil değil, aynı zamanda bir hikâye anlatma biçimi olarak yeniden tanımlıyor. Londra’nın kültürel kalbi haline gelen East Bank’teki yeni kampüste düzenlenen festival, moda filmine yalnızca bir yan ürün olarak değil, bağımsız bir ifade aracı olarak yaklaşan genç yaratıcıları ödüllendirdi. Moda Filmine Yeni Bir Pencere Festivalin öne çıkan çalışması, hem Büyük Ödül hem de En İyi Moda Filmi ödülünü kazanan Zhaodong Zeng’in Liminal Space adlı filmi oldu. 2D animasyonla canlı aksiyonu birleştiren bu film, rave kültürünün geçiciliğini sorgularken aynı zamanda dijital ile fizikselin arasındaki bulanıklığı güçlü bir görsel anlatımla ortaya koydu. Zeng, Park Village Studios’tan prodüksiyon desteği, mentorluk ve temsil hakkı kazanarak moda, sinema ve spekülatif tasarımın kesişiminde güçlü bir kariyer adımı attı. Yalnızca Estetik Değil, Etik Bir Duruş Festival yalnızca görsel estetiği değil, sürdürülebilirlik, aktivizm ve teknolojik inovasyon gibi alanlara değinen filmleri de öne çıkardı. Jessie Curry, “Moda Bağlamında En İyi Aktivizm” ödülüyle, modanın değişim yaratma potansiyeline dikkat çeken isimlerden biri oldu. Festivalin resmi kaynaklarına göre (UAL Resmi Sitesi, arts.ac.uk), program “sürdürülebilirlik, eşitlik ve deneysel iş birliklerini teşvik etmeyi” hedefliyor. Bu da gösteriyor ki UAL, moda eğitimini yalnızca ticari başarıya değil, toplumsal etkisine de odaklayan bir vizyonla şekillendiriyor. Altı Farklı Kategoride İlham Veren Kazananlar Jüri; animasyon, koreografi ve dijital sanat gibi farklı disiplinlerden gelen profesyonellerden oluştu. Ödül kazananlar arasında şunlar yer alıyor: Junie Lau – e^(i)+1=0 ile En İyi Dijital Yenilik Perry Curties – Bike Life ile En İyi Moda Belgeseli - @perrycurties Chenshuo Xu – Ode to the Centaur ile En İyi Animasyon - @chenshuohsu Polina Kulbachevskaia – En İyi Performans - @kylbach Jessie Von Curry – Moda Bağlamında En İyi Aktivizm - @j.voncurry Zhaodong Zeng – Liminal Space ile iki büyük ödül - @zzdmichael Ayrıca Paola Nerilli - @pulanerilli (Liminal Realm) ve Tom Oliver (Fíodóra) da sektör iş birliklerinin desteklediği özel ödüllere layık görüldü. Filmin Geleceği: Moda Anlatımında Yeni Bir Alan Festivalin en dikkat çekici yönlerinden biri, moda filmini sadece tanıtım veya koleksiyon sunumu için değil, kültürel eleştiri, sanatsal deneyim ve teknolojik keşif alanı olarak görmesiydi. Özellikle dijital pazarlama, artırılmış gerçeklik, metaverse gibi alanlarda büyüyen ihtiyaç göz önüne alındığında, moda filmi anlatısı geleceğin dilini şimdiden inşa ediyor olabilir. UAL’in Yeni Vizyonu UAL’in bu festivali, sadece bir etkinlik değil; moda eğitimine dair stratejik bir yeniden konumlandırma anlamı taşıyor. Stratford’daki yeni kampüsün açılışıyla birlikte, moda artık sadece podyumda değil; ekranda, sokakta, dijital evrende de hayat buluyor. Üniversitenin misyonu açık: Kapsayıcı, sürdürülebilir ve disiplinler ötesi bir moda geleceği inşa etmek.
- Moda Dünyasının Yeni İllüzyonu “Haute-Washing” Sanatı
Moda dünyasında “haute” kelimesi her zaman prestijle, zarafetle ve yüksek standartlarla özdeşleşti. “Haute Couture” deyince akla saatler süren el işçiliği, sürdürülebilirlik iddiası, estetik bir felsefe gelir. Ancak son yıllarda bu asil kelimenin farklı bir biçimde kullanıldığını görmeye başladık: Haute-washing. Tıpkı “greenwashing” gibi, haute-washing de markaların olduğu gibi görünmek yerine, görünmek istedikleri gibi sunulması pratiği. Yani gerçekte sürdürülebilir ya da etik olmayan bir markanın, pahalı defilelerle, ünlülerle ve lüks estetikle kendini “yüksek moda” alanında konumlaması. Gerçek lüksle alakası olmayan bir illüzyon bu. Ve evet, bu da bir “sanat” haline geldi—ama ne yazık ki aldatmanın sanatı. Pretty Little Thing ve Haute-Washing’in Son Perdesi Mart ayında gerçekleşen Pretty Little Thing’in (PLT) yeniden lansman etkinliği, haute-washing kavramının adeta canlı bir örneğiydi. Marka, 2012'deki çıkışından bu yana “en iddialı değişimi” duyurdu. Yeni logo, yeni kampanya, kırmızı halıda yürüyen yıldızlar, süslü konuşmalar... Ancak içerik hâlâ aynıydı. Yani vitrin değişti ama raflar aynı kaldı. Örneğin etkinlikte tanıtılan ve 70 sterline satılan bir elbise; %73 Polyester, %22 Rayon, %5 Elastan içeriyordu. Yani aslında neredeyse tamamen plastikten oluşuyordu. Bu, sürdürülebilirliğe göz kırpan bir görsel estetiğin arkasında saklanan hızlı moda gerçeği. Markanın, yıllardır çevresel ve etik uygulamaları nedeniyle eleştirildiği zaten biliniyor. Good Shopping Guide’ın değerlendirmelerine göre PLT, çevre, hayvan refahı ve insan hakları kategorilerinde sürekli olarak düşük puanlar alıyor. Yani olay şu: Bu bir lüks markası değil, ama öyleymiş gibi davranıyor. PLT, kendi kökenlerini inkâr etmiyor belki ama üzerini kalın bir PR makyajıyla kapatıyor. Yeni Çağın Moda Silahı Ünlüler ve Görsel Algı Haute-washing’in en etkili aracı ise ünlüler. PLT'nin etkinliğinde birinci sınıf isimlerin kırmızı halıda boy göstermesi, markayı anında bir “yüksek moda” markası gibi sunuyor. Bu, izleyicinin bilinçaltına oynayan stratejik bir illüzyon. Eğer o elbiseyi tanınmış bir yıldız giyiyorsa, biz de onu daha değerli zannediyoruz. Üretim koşullarını, malzeme içeriğini, doğaya ve işçilere etkisini göz ardı ediyoruz. Moda dünyasında bu tür görsel manipülasyonlar yeni değil ama haute-washing’in yükselişiyle birlikte daha sistematik hale geldi. Artık sadece ürün değil, marka imajı da bir “ürün” olarak yeniden tasarlanıyor. Gerçek Sürdürülebilirlik Nerede? Moda yalnızca dış görünüşle ilgili değil; değerlerle, sistemle ve sorumlulukla da ilgili. Haute-washing gibi uygulamalar, sektörün şeffaflık ve etik dönüşüm yolunda ilerlemesini geciktiriyor. Özellikle genç tüketiciler için parıltılı kampanyaların ardındaki gerçeği görmek giderek zorlaşıyor. Ama bilinçli bir moda takipçisi olmak tam da bu noktada başlıyor. Etiket okumak, malzeme sorgulamak, markanın vaatlerinin ötesinde geçmişine göz atmak… Gerçek anlamda şık olmak, sadece iyi görünmek değil; neyi neden giydiğini bilmekle başlıyor; aynı zamanda her açıdan iyi hissettirmekle. Giydiğiniz kıyafetin kime, neye ve nasıl mal olduğunu sorgulamak, belki de bu çağın en şık hareketi. Haute-washing'in büyüsüne kapılmamak bir duruş. Moda dünyasında hâlâ etik olmanın zarif bir yolu var. Ve bu yolu seçmek, bugünün en güçlü stil ifadesi olabilir.
- Nepal’in Hızlı Moda Kabusu
Himalayalar’ın eteklerinde yer alan Nepal, yalnızca doğa harikalarıyla değil, günümüzde hızlı modanın yarattığı çevresel yıkımla da gündeme geliyor. Başkent Katmandu’nun içinden geçen Dhobi Khola Nehri’nin kıyıları artık kutsallığını değil, rengarenk kumaş çöplerini taşıyor. Nehrin dallarına takılmış pembe ve sarı tekstil parçaları, suda süzülen spor ayakkabılar ve dağınık haldeki yırtık giysiler, sessiz bir çevre felaketinin izlerini gözler önüne seriyor. Muntaka Chasant Shutterstock İki Devin Arasında Ezilen Bir Moda Kimliği Nepal, Hindistan ve Çin gibi iki moda devinin arasında sıkışmış durumda. Her iki ülke de dünyanın en büyük hazır giyim üreticileri arasında yer alıyor. Dünya Bankası verilerine göre, Nepal’de satılan tekstil ve giyim ürünlerinin %89’u bu iki komşu ülke tarafından sağlanıyor. Bu ürünlerin büyük kısmı ise düşük maliyetli, kalitesiz ve kısa ömürlü. Nepal halkı bu kıyafetleri birkaç kez giyip attığında, çöp dağlarına ya da nehir yataklarına karışan tekstil atıkları oluşuyor. Nepal’in ekonomik olarak bu devlerle rekabet etmesi neredeyse imkânsız. Ucuz ve kopyalanmış tasarımlarla dolu pazarlarda yerel üreticiler siliniyor, geleneksel giyim kültürü ise sessizce kayboluyor. Oysa Nepal, sürdürülebilirlik açısından zengin bir geçmişe sahip. Aile büyüklerinden kalan giysilerin saklanması, kumaşların tekrar kullanılması, yerel terzilerin desteklenmesi gibi alışkanlıklar hâlâ birçok evde devam ediyor. Ancak bu alışkanlıklar, modern tüketim alışkanlıkları ve “kolaylık” vaadiyle tehdit altında. Çöpe Dönüşen Kumaşlardan Nehirler ve Topraklar Tehlikede Katmandu çevresindeki nehir yataklarında ve boş arazilerde biriken giysi yığınları, sadece görsel kirlilik değil, aynı zamanda ekolojik bir yıkım anlamına geliyor. Bu atıklar, yağmur mevsimlerinde nehirlere karışarak ülkenin en önemli su kaynaklarını kirletiyor. Nehirlerin kültürel ve dini anlamları göz önünde bulundurulduğunda bu durum, çevresel bir felaketten öte, toplumsal bir travmaya dönüşüyor. Nepal’in yalnızca %0.027 oranında sera gazı üretmesine rağmen, iklim krizine en çok maruz kalan ülkelerden biri olması çarpıcı bir çelişki yaratıyor. Küresel tekstil endüstrisinin yarattığı atıklar Nepal’e yalnızca ithalat yoluyla değil, aynı zamanda kaçakçılıkla da ulaşıyor. Özellikle Hindistan sınırındaki yasa dışı depolarda saklanan ayakkabı ve kıyafetler, iç pazara sızarak hükümete milyonlarca dolarlık vergi kaybı yaşatıyor. Ülkenin ana çöp toplama alanı olan Banchare Danda, Katmandu’ya yalnızca 27 km uzaklıkta. Bu devasa çöp sahası, her gün tonlarca tekstil atığını barındırıyor. Sentetik kumaşlar toprağa karıştığında mikroplastik yayarken, doğal elyaflar ise çürürken metan gazı salıyor. Yani her iki durumda da doğa kaybediyor. Ancak umut veren girişimler de yok değil. Katmandu’da açılan ikinci el giyim mağazaları ve yerel geri dönüşüm projeleri, gençler arasında sürdürülebilir modayı teşvik etmeye başladı. Özellikle Affordable Thrift Store gibi girişimler, hem ekonomik hem çevresel fayda sağlayarak toplumdaki ikinci el giyim algısını yavaş yavaş dönüştürüyor. Geleneksel uygulamalarda bile çevreci mesajlar var. Nepal’de kullanılan eski giysiler, yastık ya da yatak dolgusu olarak değerlendiriliyordu. Ancak bu yerel geri dönüşüm döngüsü bile Çin’den ithal edilen ucuz kumaş atıklarıyla tehdit altında. Yani Nepal yalnızca moda ithal etmiyor, aynı zamanda kendi çözümlerini de kaybetmeye başlıyor. Moda dünyasında “kolaylık” ve “ulaşılabilirlik” kavramları, çoğu zaman büyük bedellerin üzerini örter. Nepal’de yaşananlar, bu bedellerin en somut ve sessiz yansımalarından biri. Hızlı modanın arkasında sadece giyip attığımız bir tişört yok; kirlenen bir nehir, yok olan bir gelenek, çürüyen bir sistem var. Moda sadece görünene dair değil, görünmeyene dair de bir bilinç gerektiriyor. Ve belki de bu bilinç, Himalayalar’ın gölgesinde yükselen bu sessiz çığlıkta saklı.
- “Wealthie” Nedir?
Zenginliğin Yeni Yüzü Tüketiciliği Nasıl Değiştiriyor? Bir zamanlar zenginlik gösterişle, lüks markalarla, büyük evlerle ve pahalı arabalarla tanımlanırdı. Ancak günümüzde zenginlik artık sadece neye sahip olduğunuzla değil, kim olduğunuzla, nasıl yaşadığınızla ve neye inandığınızla da ölçülüyor. İşte bu dönüşümün merkezinde yer alan kavramlardan biri: “wealthie.” Wealthie Nedir? “Wealthie”, İngilizce “wealth” (zenginlik) kelimesinden türetilmiş bir terim. Ancak bu kavram, klasik servet tanımından farklı olarak görünür zenginlikten ziyade, değer temelli, bilinçli ve deneyim odaklı bir yaşam biçimini temsil ediyor. Wealthie bireyler, maddi varlıklarını statü göstergesi olarak değil, özgürlük, kendini gerçekleştirme ve toplumsal etki aracı olarak görüyor. Wealthie, aynı zamanda sosyal medyanın da etkisiyle şekillenen yeni nesil bir zenginlik kimliği. Artık zenginliğin dili değişti: Gösterişli altın saatler yerine, mindfulness atölyelerine katılmak; pahalı arabalardan çok, sürdürülebilirlik sertifikalı tiny house’larda yaşamak prestij unsuru haline geldi. Tüketici Davranışlarındaki Dönüşüm Wealthie kavramı, tüketici alışkanlıklarını kökten değiştiriyor. Artık ürün ya da hizmet satın almak, yalnızca bir ihtiyacı karşılamaktan ibaret değil. Tüketici davranışı şu üç eksende yeniden şekilleniyor: “Lüks Tüketimde İkinci El” kitabının yazarı Doç. Dr. Merve Çelik’e göre Wealthie akımını, “ Bireylerin sosyal medyada statü göstergesi olan objelerle – genellikle lüks markalarla – kendilerini sergilemesiyle ilgili. Özellikle bazı ünlülerin bu akıma öncülük etmesiyle wealthie akımı Z kuşağı tarafından çok ilgi gördü. Postmodernizmin bir tezahürü olarak da görebileceğimiz şekilde geçmişte “görgüsüzlük” olarak nitelendirilen ya da hoş karşılanmayan her şey şu an bu akımda mevcut. İnsanlar artık lüks bir restoranda yediği yemeği paylaşmaktan ya da satın aldığı lüks bir saatin, mücevherin fotoğraflarını kendi sosyal medya hesaplarında paylaşmaktan imtina etmiyorlar ya da sosyal medyaya erişimin kısıtlı olduğu zamanlarda tatil rezervasyonları düşüyor. Bunlar wealthie kavramını anlayabilmek açısından önemli göstergeler aslında… Bu tür paylaşımlar da tüketicilerin “gösterişçi tüketim”e daha fazla yönelmesine neden oldu. Yani ürünün fonksiyonel özelliklerinden çok, o ürünün aktarmış olduğu anlamlar, yaratılan imaj ön plana çıktı. Bu durum, tüketicilerin daha sık ama daha stratejik harcamalar yapmalarına yol açtı.” şeklinde değerlendiriyor. Tüketiciler bu Noktada; Deneyim ve Anlam Arayışındalar Wealthie tüketiciler, “ne aldım” sorusundan çok “bu bana ne hissettirdi” ve “bunun arkasında nasıl bir hikâye var” sorularına yanıt arıyor. Bu yüzden deneyimsel perakende, butik seyahatler, kişiselleştirilmiş wellness hizmetleri gibi alanlar yükselişte. Etik ve Değer Temelli Seçimler Öncelikleniyor Wealthie’ler yalnızca ürünün kendisine değil, üretim biçimine, markanın etik duruşuna ve sosyal etkisine de önem veriyor. Vegan deri mi kullanılmış? Çocuk işçi çalıştırılmamış mı? Karbon ayak izi ne kadar? Tüm bu sorular, satın alma kararını doğrudan etkiliyor. Gösterişin Yeni Dili: “Görünmeyen Lüks” Eskiden zenginlik, gözle görülebilir sembollerle ölçülürdü. Bugünün wealthie’leri ise sessiz lüks (quiet luxury) kavramının temsilcisi. Logolardan uzak, ama kalite ve rafinelik barındıran sade tasarımlar; dışarıdan değil içeriden anlaşılır zenginlik... Asıl statü göstergesi, artık ne giydiğiniz değil, nerede detoks yaptığınız, hangi sanat fonuna yatırım yaptığınız ya da çocuğunuzun hangi doğa kampında büyüdüğü. Benlik Algısındaki Evrim Wealthie sadece bir tüketim modeli değil, aynı zamanda yeni bir kimlik inşası biçimi. Bireyler, “zenginim” demekten çok, “bilinçliyim, seçiciyim, özgürüm” demeyi tercih ediyor. Bu durum, üç önemli değişimi beraberinde getiriyor: 1. Statüden Kimliğe Geçiş Klasik zenginlik anlayışı statüyle ilgiliydi. Wealthie yaklaşımı ise benlik ifadesiyle ilgili. Yani artık insanlar zengin olduklarını kanıtlamaya değil, hissetmeye ve yansıtmaya çalışıyor. Sahip oldukları değil, kim oldukları üzerinden değer kazanıyorlar. 2. Bireysel Hikâye ve Anlatı Wealthie bireyler, sosyal medyada oluşturdukları yaşam hikâyeleriyle kimliklerini kurguluyor. Yoga inzivaları, kitap kulüpleri, gastronomi rotaları... Her şey, “ben kimim” sorusunun görsel ve anlatımsal cevabı haline geliyor. 3. Zenginliğin Sosyal Yükü Yeni zenginliğin beraberinde getirdiği önemli bir değişim de toplumsal sorumluluk duygusu. Wealthie bireyler, varlıklarını sadece kendileri için değil, toplumun ve gezegenin iyiliği için kullanmaya daha eğilimli. Filantropi, sosyal girişimlere yatırım, sürdürülebilir yaşam tarzları bu anlayışın örnekleri. Wealthie, Geleceğin “Yeni Normal”i mi? Wealthie, sadece bir tüketim eğilimi değil; bireysel, toplumsal ve kültürel bir dönüşüm işareti. Öz-farkındalığı yüksek, bilinçli, seçici ve değer odaklı bir tüketici profili oluşuyor. Bu yeni birey, zenginliği yalnızca mal varlığı değil, anlamlı yaşam deneyimi, iç huzur ve sosyal katkı üzerinden tanımlıyor. Gelecek, bu “yeni zenginliğin” norm haline geleceği bir çağ olabilir. Ve bu çağda en büyük sermaye belki de farkındalık, bağlılık ve anlam arayışı olacak. Bu noktada markaların da dönüşmesi gerekiyor. Markalar İçin Wealthie Döneminin Şifreleri Wealthie tüketiciler, markaların da kendi “anlam arayışları”na eşlik etmesini bekliyor. Dolayısıyla markaların bu yeni tüketici profiline hitap edebilmesi için: Anlatı odaklı, özgün hikâyeler sunması, Etik üretim süreçleriyle şeffaflık göstermesi, Kişiselleştirilmiş deneyimler yaratması, Toplumsal fayda ve çevre bilinci ile hareket etmesi gerekiyor. Reklam dili de bu değişime ayak uydurmalı. Eskisi gibi “daha fazla sahip ol” değil, “daha anlamlı yaşa” söylemi öne çıkmalı. Markalar için bu sadece bir pazarlama trendi değil, varoluşsal bir dönüşüm.
- Genaro Rivas, İngiltere’de Dönüşüm Modasının Yükselen Yıldızı Seçildi!
Londra merkezli Perulu tasarımcı Genaro Rivas, döngüsel modaya odaklanan genç yetenekleri desteklemek amacıyla düzenlenen özel bir tasarım yarışmasında büyük ödülün sahibi oldu. İngiltere’deki genç tasarımcıları desteklemek için hayata geçirilen ‘Recycle the Runway’ adlı yarışmanın kazananı olan Rivas, sürdürülebilirlik ve etik üretim anlayışıyla dikkatleri üzerine çekti. Moda dünyasının önemli kurumlarından London College of Fashion, British Fashion Council ve Ellen MacArthur Foundation gibi kuruluşların uzman isimlerinden oluşan jüri, Rivas’ı Peru’nun zengin tekstil mirasını çağdaş tasarımla buluşturan yaratıcı yaklaşımı nedeniyle birinciliğe layık gördü. 20.000 sterlinlik ödül havuzundan pay alan Rivas, aynı zamanda sektörün önde gelen isimlerinden mentorluk desteği de alacak. Yarışmanın diğer kazananları arasında Gbadebo, Fanfare Label, Marinava, Sondor ve Been yer alırken, FingsbyFloss isimli tasarımcıya da jüri özel mansiyon ödülü verildi. Genaro Rivas overall winner of Visa’s ‘Recycle the Runway’ competition Credits: Visa Yarışma sonrası duygularını paylaşan Genaro Rivas, “Finalist olarak seçilmekten eserlerimi sergileme fırsatı bulmaya kadar her aşama benim için olağanüstüydü. Şimdiden çok şey öğrendim ve bu destekle küçük işletmemi büyütmek için çok heyecanlıyım,” dedi. Rivas ayrıca, bu ödülün kendisine büyük bir özgüven kazandırdığını ve modaya bir amaç kazandırma vizyonunu gerçekleştirme yolunda ilham verdiğini belirtti. Yarışmayı düzenleyen Visa Avrupa’nın Sosyal Etki ve Sürdürülebilirlik Başkan Yardımcısı Katherine Brown ise, “Recycle the Runway, genç yaratıcıları ve küçük işletme sahiplerini destekleme misyonumuzu yansıtıyor. Genç yeteneklerin büyümesine katkı sağlarken onların gerçek dünyadaki etkilerini artırmalarına da yardımcı oluyoruz,” dedi. Bu yılki kazananlar, döngüsel modanın geleceğini şekillendirecek vizyoner yaklaşımları ve yenilikçi projeleriyle sektörün ilgi odağı haline geldi.
- Modada "Su Pozitif" Stratejisi
Moda Sektörünün Su Pozitif Yolculuğu’nda Zaman Daralıyor Dünyada her yıl yaklaşık 79 trilyon litre su tüketen moda endüstrisi, yalnızca yoğun kaynak kullanımıyla değil, aynı zamanda tatlı su kaynaklarını kirleten tedarik zinciriyle de ciddi çevresel baskı yaratıyor. Pamuğun yetiştirilmesinden boyama ve yıkama işlemlerine kadar, moda ürünlerinin arkasında çoğu zaman görünmeyen devasa bir su ayak izi bulunuyor. Ancak buna rağmen çok az sayıda marka bu konuda somut adımlar atıyor. Artık yalnızca su tüketimini azaltmak değil, aynı zamanda su kaynaklarını onarmak, yenilemek ve yeniden canlandırmak gerekiyor. Bu da bizi, giderek daha fazla dile getirilen bir kavramla karşı karşıya bırakıyor: su pozitiflik. Su Pozitif Yaklaşım Nedir? “Su pozitif” yaklaşım, sadece su tüketimini azaltmakla kalmayıp, doğaya net pozitif katkı sağlamayı hedefleyen bir stratejidir. Tükettiğinden fazlasını doğaya geri kazandırma ilkesine dayanıyor. Yani, kullanılan suyun ötesinde su ekosistemlerine katkı sağlamak – suyu geri kazandırmak, kaynakları onarmak, kirlenmeyi önlemek ve yerel topluluklara fayda sağlamak gibi adımları kapsıyor. Böyle bir sistemin kurulması ise yalnızca birkaç gönüllü önlemle mümkün değil. Ciddi yatırımlar, sistemsel dönüşümler, teknolojik inovasyonlar ve en önemlisi uzun vadeli bir bağlılık gerekiyor. İklim krizi ve su kıtlığı artık gelecekteki riskler değil; bugünün somut gerçekleri. Tatlı su kaynaklarının azaldığı, kuraklıkların arttığı, yerel halkların temiz suya erişimde zorlandığı bir çağda, moda endüstrisinin "su pozitif" bir dönüşümü benimsemesi artık etik bir tercih değil, varoluşsal bir zorunluluk. Su Pozitif Moda Stratejisi 1- Şeffaf Su Ayak İzi Ölçümü ve Raporlama Markaların tedarik zincirindeki su ayak izini detaylı biçimde takip etmesi, bu verileri kamuyla paylaşması ve sorumluluk alması ilk adımı oluşturuyor. Her marka, su kullanımını ve kirlenmeyi izlemek için tedarik zinciri boyunca ölçüm sistemleri kurmalı. Tüm su verileri düzenli olarak kamuoyuyla paylaşılmalı; böylece tüketiciler ve yatırımcılar bilinçli kararlar alabilmeli. Sadece üretim süreçlerindeki tüketimi azaltmak değil, aynı zamanda kullanılan suyun geri kazanılması, doğaya bırakılan atıkların arıtılması ve yerel toplulukların temiz suya erişiminin desteklenmesi de bu sürecin önemli parçaları. 2- Döngüsel, Su Etkin Malzeme Tercihleri ile Temiz Üretim Teknolojilerine Geçiş Daha az su tüketen ve çevreye duyarlı ham maddelerle çalışmak, döngüsel ekonomi ilkeleriyle üretim yapmak, kapalı devre su sistemleri kullanmak ve toksik kimyasallardan uzak durmak artık lüks değil, zorunluluk haline gelmiş durumda. Bu noktada, sürdürülebilir pamuk üretimi, geri dönüştürülmüş materyaller ve boyama gibi işlemlerde ileri teknolojilerin kullanılması hem çevre hem de marka itibarı açısından değer taşıyor. BCI (Better Cotton Initiative) gibi sürdürülebilir pamuk, keten, geri dönüştürülmüş polyester gibi daha az su tüketen malzemeler tercih edilmeli; Su tüketimi yüksek kumaşlardan kaçınılmalı ya da bunlar için telafi edici programlar uygulanmalı. 3- Tedarikçilerle Ortaklık, Eğitim Programları ile Yerel Su Ekosistemlerinin Yenilenmesi Ancak bütün bunlar yalnızca teknik çözümlerle sınırlı değil. Moda sektörü, yerel üreticilerle ortak çalışarak su yönetimi konusunda eğitimler vermeli, altyapı desteği sağlamalı ve bulunduğu bölgelerdeki su ekosistemlerini onarmaya yönelik projelere yatırım yapmalı. Ortak hedefler belirlenerek su kullanımı konusunda kolektif sorumluluk alınmalı. Örneğin, sulak alanların rehabilitasyonu, yağmur suyu toplama sistemlerinin kurulması, ıslah projeleri veya yeraltı su seviyelerini destekleyen projeler bu kapsama giriyor. 4- Tüketici Bilinçlendirme ve Ürün Sonrası Süreçler Öte yandan tüketiciler de bu sürecin dışında değil. Ürün etiketlerine su ayak izi bilgisi eklemek, kullanıcıyı düşük su tüketimiyle kullanım ve bakım yöntemleri konusunda bilgilendirmek, sürdürülebilir alışkanlıkları yaygınlaştırmak bu dönüşümün bir diğer yönü. Kısacası, su pozitiflik yalnızca üretimde değil, kullanım ömrü boyunca da geçerli olması gereken bir anlayış. Moda Endüstrisi Nasıl Liderlik Edebilir? Bu strateji, yalnızca bir "çevresel kampanya" değil, moda sektörünün kendisini yeniden tanımlayacağı bir paradigma değişimidir. Su pozitiflik, markaların sadece sürdürülebilir olması değil, aynı zamanda onarıcı olması gerektiğini öne sürer. Gerekli Olanlar: · Yatırım: Ar-Ge, teknoloji ve altyapı dönüşümüne ciddi kaynak ayrılmalı. · İş birliği: STK'lar, hükümetler, akademi ve özel sektör birlikte çalışmalı. · Politika: Uluslararası düzenlemeler ve su kullanımı standartları devreye girmeli. · Liderlik: Büyük markalar öncülük ederek küçük aktörleri de kapsamalı. Tüm bu adımlar, modanın yalnızca daha az zarar veren bir sektör değil, aynı zamanda iyileştirici ve onarıcı bir güç haline gelmesini sağlayabilir. Moda artık sadece trend yaratmakla değil, dünyaya nasıl bir miras bıraktığıyla da değerlendirilecek. Bu nedenle, su pozitif bir strateji, geleceğin sürdürülebilir markaları için rekabet avantajı değil, var olma şartı haline geliyor. Bu dönüşüm, yalnızca sektör içi çabalarla değil, hükümetler, sivil toplum kuruluşları ve tüketicilerin iş birliğiyle mümkün olabilir. Moda, su krizine neden olan bir endüstri olmaktan çıkarak, su döngüsünü yeniden onaran bir aktöre dönüşebilir. Ancak bu yöndeki adımların artık ertelenmeden, kararlılıkla atılması gerekiyor.
- Stand.earth Raporu İklim Hedefleri'nde H&M'in Zara ve Shein'i Geride Bıraktığını Açıkladı
Hızlı moda sektörü, küresel ölçekte iklim kirliliği ve atık üretiminin başlıca kaynakları arasında yer alıyor. Ancak yakın zamanda yayımlanan uluslararası bir değerlendirme, sektörün önde gelen markaları arasında sürdürülebilirlik açısından ciddi farklar olduğunu ortaya koydu. İsveç merkezli H&M, 42 moda şirketinin incelendiği bu kapsamlı analizde, fosil yakıt kullanımını azaltma ve iklim hedeflerine ulaşma yolunda en başarılı şirket olarak öne çıktı. H&M, üst üste ikinci kez en yüksek puanı alarak B+ notuyla listenin zirvesinde yer aldı. Marka, karbon ayak izini azaltmak için tedarik zincirini dönüştürmede somut adımlar atarken, yenilenebilir enerjiye geçiş ve düşük karbonlu malzeme kullanımı gibi kritik alanlarda da kayda değer ilerleme kaydetti. Buna karşın, Shein gibi hızlı moda devi olan bazı şirketler ise listenin en alt sıralarında yer aldı. Shein, tedarik zinciri kaynaklı emisyonlarını (Kapsam 3) son değerlendirmeden bu yana %170'ten fazla artırarak ciddi eleştiriler aldı. Her ne kadar şirket bazı karbon giderme projelerine yatırım yaptığını ve döngüsel moda için fon oluşturduğunu açıklasa da, büyümeye devam eden operasyonları emisyon artışını da beraberinde getiriyor. Bu da, sürdürülebilirlik çabalarının hedeflenen etkiyi yaratmakta yetersiz kaldığını gösteriyor. İspanyol moda devi Inditex (Zara'nın ana şirketi) ise önceki yıla göre sıralamada yükselerek ilk 10 içerisine girdi. Şeffaflık politikaları ve iklim taahhütleri nedeniyle yüksek puan alan şirket, Kapsam 3 emisyonlarını azaltma yönünde daha iddialı hedefler belirledi. Ancak aynı zamanda, ulaştırma ve üretim süreçlerindeki emisyonlarında artış yaşandığı da raporda dikkat çekilen bir diğer önemli nokta oldu. Raporda öne çıkan bir diğer veri ise H&M’in Kapsam 3 emisyonlarının, Zara veya Shein’e kıyasla yalnızca yarısı kadar olması. Her ne kadar şirket, doğrudan operasyon kaynaklı (Kapsam 1 ve 2) emisyonlarda daha yüksek değerlere sahip olsa da, bu kategoriler toplam emisyonun daha küçük bir kısmını oluşturuyor. H&M, tedarikçilerine temiz enerjiye geçişte destek sağlayan az sayıdaki şirketten biri olarak da öne çıkıyor. Stand.earth'teki kurumsal iklim kampanyaları başkanı Rachel Kitchin, "Inditex önemli ölçüde daha iddialı iklim hedefleri belirledi. Aynı zamanda, şirketin emisyonlarının hem ulaşımda hem de üretimde artmaya devam ettiğini gördük" diye ekledi. Sürdürülebilir moda konusunda öncü rol üstlenen az sayıda şirket, bu alandaki dönüşümün mümkün olduğunu gösteriyor. Doğru yöntemlerle, net sıfır hedeflerine ulaşmak için somut adımlar atılabiliyor. Ancak sektörün genelinde hâlâ yetersiz çaba gösteren çok sayıda marka bulunuyor. Bu durum, moda endüstrisinin tamamında gerçek ve kalıcı değişim için daha güçlü bir kolektif irade gerektiğini gözler önüne seriyor.
- Marmara Denizi Müsilaj ile Boğuluyor!
Parlak yaz koleksiyonları vitrinlerde parıldarken, gözümüz denize, kumsala, güneşe kayıyor. Ama bir soruyla karşılaşıyoruz: Ya deniz artık nefes alamıyorsa? Son yıllarda Marmara Denizi’nin yüzeyini kaplayan yapışkan, bulanık, sümüksü o madde… işte karşınızda müsilaj. Ve bu yalnızca çevre haberlerinin konusu değil — bu, hepimizin hikâyesi. Dahası, modanın da parçası olduğu bir çevresel çığlık. Müsilaj ⚠️ Mucilage Hazard in Marmara Sea - fotoğraf: @sebnemcoskun @anadoluajansi @sahikaercumen Geçtiğimiz hafta, Dünya serbest dalış rekortmeni @sahikaercumen müsilaj sorununa dikkat çekmek amacıyla Marmara Denizi’ne tek nefesle dalış yaptı ve dikkat çeken görüntüleri, "Bu, denizin yardım çığlığı… Adı: Musilaj. Sebebi: Biziz." diyerek sayfasında paylaştı. Anadolu Ajansı Foto Muhabiri Şebnem Coşkun ise bu anları görüntüledi. Bu çarpıcı karelerin sebebi neydi? Müsilaj (Deniz Salyası) Nedir ve Nasıl Oluşur? Bilimsel adıyla müsilaj, halk arasında daha çok bilinen adıyla “deniz salyası”, denizlerde yaşayan mikroskobik canlıların (fitoplanktonların) strese girip çevrelerine salgıladıkları yapışkan bir madde. Bu madde, onların korunmak veya besin bulmak için doğal savunma mekanizmaları. Aşırı çoğalma durumunda suyun yüzeyini kaplıyor, oksijen azalıyor, deniz yaşamı zarar görüyor, ekosistem bozuluyor. Normalde doğanın kendini yenileme sürecinin bir parçası olsa da, son yıllarda özellikle Marmara’da bu durum anormal bir boyuta ulaştı. Peki Bu Stres Neden Bu Kadar Arttı ve Marmara Denizi Neden Bu Kadar Etkilendi? Son yıllarda özellikle 2021’de Marmara Denizi’nde ciddi bir müsilaj sorunu yaşandı. Neredeyse denizin tamamı bu yapışkan maddeyle kaplandı ve ekosistem büyük zarar gördü. Balıkçılar ağ atamaz hale geldi, deniz canlıları oksijensizlikten öldü. Müsilajın bu kadar yaygın ve yoğun hale gelmesinde birçok etken var. Başta, arıtılmadan denize bırakılan evsel ve endüstriyel atıklar geliyor. İstanbul, Bursa, Tekirdağ gibi büyük şehirlerin yoğun nüfusu ve sanayisi, Marmara’yı yıllardır kirletiyor. Üstelik bu atıklar çoğu zaman “ön arıtma” bile görmeden doğrudan denize boşaltılıyor. İkinci büyük sebep ise iklim krizi. Deniz suyu sıcaklıkları arttıkça, deniz içindeki canlı dengesi değişiyor. Marmara gibi su akışı zayıf, nispeten “kapalı” denizlerde bu değişim daha da etkili oluyor. Marmara Denizi, Karadeniz ve Ege Denizi arasında yer alsa da, su sirkülasyonu oldukça zayıf. Yani kirli su kolay kolay dağılmıyor, içinde birikiyor. Ve tabii ki, suya karışan aşırı miktarda azot ve fosfor… Ki bunlar genellikle tarım ilaçları, deterjanlar ve endüstriyel atıklardan kaynaklanıyor. Gübreler, deterjanlar, evsel atıklar ve fabrika suları... Hepsi denize azot ve fosfor taşıyor. Bu da fitoplanktonların aşırı çoğalmasına neden oluyor. Bu aşırı çoğalma, sonunda müsilajı tetikliyor. Moda Sektörü Tüm Bunların Neresinde? Şaşırtıcı ama gerçek: moda dünyası bu hikâyenin tamamen dışında değil. Hatta tekstil sektörü, özellikle Marmara Bölgesi’nde oldukça yoğun faaliyet gösteren bir endüstri. Özellikle boya ve kimyasal işlem gören kumaş üretiminde kullanılan sular, yüksek miktarda kimyasal madde içeriyor. Kumaşlar renklendirilirken, yumuşatılırken ve işlenirken kullanılan birçok kimyasal madde, yeterince arıtılmadan atık su yoluyla denize karışıyor. Bu atıklar yeterli şekilde arıtılmadan denize verildiğinde, suyun dengesini bozuyor, canlı yaşamını tehdit ediyor ve fitoplanktonların aşırı çoğalmasına zemin hazırlıyor. Diğer etkisi ise Su Tüketimi! Bir jean pantolonun üretimi için yaklaşık 10.000 litre su harcanıyor. Bir tişörtte ise ortalama 2700 litre... Bu devasa su kullanımı, yalnızca kaynakları tüketmekle kalmıyor, aynı zamanda suya karışan atıkların miktarını da artırıyor. Türkiye’deki birçok tekstil fabrikası, özellikle Marmara havzasında yer aldığı için bu kirli su doğrudan denize karışabiliyor. Hızlı Moda'nın Etkisi Büyük! Her hafta yenilenen koleksiyonlar, tüketiciyi “yenisini al” kültürüne yönlendirirken, üretim bantları da hiç durmadan çalışıyor. Bu da hem doğaya, hem su kaynaklarına daha fazla yük bindiriyor. Sorumlu Moda, Temiz Gelecek Moda sadece dış görünüş değil, aynı zamanda bir duruluş biçimidir. Bugün tercih ettiğiniz tişörtün etiketi sadece fiyatını değil, doğaya olan etkisini de taşıyor olabilir. İşte bu yüzden sürdürülebilir markaları tercih etmek, zamansız parçaları giymek, ikinci el ürünleri değerlendirmek her zamankinden daha kıymetli. Denizler sadece tatil fotoğraflarının fonu değil, gezegenin yaşam kaynaklarından biri. Onları korumak için yalnızca çevrecilerin değil, modaseverlerin de sorumluluğu büyük.
- Fransa Hızlı Moda ile Mücadele İçin Yeni Yasayı Görüşüyor
Fransa Senatosu, son yıllarda hızla büyüyen ve çevresel etkileri nedeniyle tartışmalara yol açan hızlı modayı dizginlemeye yönelik bir yasa tasarısını bu hafta gündemine aldı. Ucuz ve kısa ömürlü kıyafetlerin piyasayı doldurmasına karşı hazırlanan tasarı, özellikle Çin merkezli dev platformlar ve Shein gibi markaları hedef alıyor. Tasarı ilk olarak Mart ayında Ulusal Meclis’te kabul edildi ancak aylarca Senato’da bekletildi. Nihayet Senato'da yeniden gündeme alınan düzenleme, 10 Haziran Salı günü oylanacak. Neden Şimdi? Fransa'da giyim ürünlerinin pazara girişinde ciddi bir artış yaşandı. 2010’dan 2023’e kadar kıyafet hacmi 2,3 milyardan 3,2 milyar adede çıktı. Kişi başı yılda 48 kıyafet piyasaya sürülüyor ve her saniye 35 tanesi çöpe gidiyor. Bu durum çevresel bir tehdit olarak görülüyor. Senatoda tasarıyı sunan Cumhuriyetçi Senatör Sylvie Valente Le Hir, "Bu dev şirketler pazarı kuralsız bir şekilde ele geçiriyor. Buna dur dememiz şart" diyerek yasanın önemine dikkat çekti. Çevre Bakanı Agnès Pannier-Runacher da bu akıma "istila" diyerek tepki gösterdi ve tekstil sektörünü dünyanın en çok kirleten endüstrilerinden biri olarak tanımladı. Yasa Neleri İçeriyor? Tasarı, ilk kez "hızlı moda"yı yasal olarak tanımlamayı amaçlıyor. Bu tanım, üretim hızı, koleksiyon sayısı, ürün ömrü ve onarım imkanlarına göre belirlenecek. Bu sınıfa giren markalara, ürünlerinin çevreye etkileri hakkında tüketiciyi bilgilendirme zorunluluğu getirilecek. Ayrıca, çevreye zarar veren firmalara daha yüksek mali yükümlülükler getiren yeni bir "bonus-malus" sistemi uygulanacak. Tasarının bu haliyle özellikle Shein gibi her gün binlerce yeni ürün sunan platformları hedef aldığı belirtiliyor. Avrupa ve Fransız Markaları Ayrı Tutuluyor Senato, hızlı modayı hedef alırken Avrupa merkezli H&M, Zara ve Fransız Kiabi gibi zincirleri koruma altına almayı amaçlıyor. Bu nedenle, günlük ürün ekleme sayısına göre “ultra hızlı moda” ile “ekspres moda” arasında net bir ayrım yapılması planlanıyor. Günde 50-100 ürün sunan zincir mağazalarla, 10.000’e kadar ürün listeleyen platformlar farklı kategorilere alınacak. Reklam Yasağı Tartışmaları Tasarıdaki en sıcak konulardan biri ise reklam yasağı. Hızlı moda markalarının reklamlarının tamamen yasaklanması gündemde. Ancak Senato’nun çoğunluğunu oluşturan merkez-sağ kanat, bu yasağın girişim özgürlüğünü ihlal edebileceği gerekçesiyle karşı çıkıyor. Bunun yerine, reklam yasağının sadece sosyal medya fenomenleriyle sınırlı kalması öneriliyor. Hükümet ise sol partilerin de desteğiyle tam kapsamlı bir yasağın geri gelmesi için bastırıyor. Lobicilik Gölgesi Tasarı üzerinde tartışmalar devam ederken, bazı senatörler hızlı moda devlerinin özellikle Shein’in yoğun lobi faaliyetlerine dikkat çekiyor. Şirketin, eski İçişleri Bakanı Christophe Castaner’i danışma kuruluna alması bu eleştirilerin merkezinde. Yasa Senato’dan geçerse, nihai metin Ulusal Meclis ile Senato’dan temsilcilerin yer alacağı ortak komisyonda şekillenecek. Çevre örgütleri ise bu süreçte tasarının yumuşatılmasından endişe ediyor. Kaynak: www.france24.com
- Detoxifying Fashion Nedir?
Minimalizmden sürdürülebilirliğe, moda dünyası son yıllarda dönüşüm üstüne dönüşüm yaşıyor. Kaynaklar tükenmeye, iklimler hızla değişmeye başlayınca insanların hayata bakışı da değişmeye başladı. Dünya artık sadece şık görünmeyi değil, doğru giyinmeyi de sorguluyor. Ve sahnede yepyeni bir kavram da çıkıyor: Detoxifying Fashion. Bu tam olarak ne anlama geliyor? “Detoks” kelimesini genellikle beslenme ya da cilt bakımıyla bağdaştırıyor olabilirsiniz ama artık moda da kendi arınma sürecine giriyor. Moda Dünyasının Zehirli Tarafı moda endüstrisi hem çevreye, hem tüketiciye, hem de çalışanlarına karşı oldukça "zehirli" olabiliyor. Hızlı moda (fast fashion) sayesinde ucuz, bol ve çabuk ulaşılabilir giysiler tüketiciyi cezbetse de; bu süreçte aşırı su tüketimi, toksik kimyasallar, etik dışı işçilik koşulları ve devasa tekstil atıkları göz ardı ediliyor. Her yıl 43 milyon ton kimyasal, tekstil sektöründe kullanılıyor. Elyaf üretiminden kumaş boyamaya, terbiye işlemlerinden son ürün imalatına kadar, giysilerimiz üretim yolculuğunda adeta kimyasallarla yıkanıyor. Canlı renkler için AZO boyaları, kırışıklıklara karşı formaldehit, suya dayanıklılık için perflorlu bileşikler... Liste uzayıp gidiyor. Bu kimyasalların bazıları bilerek ekleniyor; diğerleri ise karmaşık ve şeffaf olmayan tedarik zincirleri aracılığıyla fark edilmeden sürece sızıyor. Kimyasalların Etkisi: Sadece Kumaşta Kalmıyor Çalışanlar Üzerinde Moda tedarik zincirindeki birçok işçi, yeterli koruma olmadan bu kimyasallarla çalışıyor. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde, işleme tesislerinde işçilere ne uygun ekipman sağlanıyor ne de güvenli çalışma koşulları. Sonuç? Cilt hastalıkları, solunum problemleri, doğurganlık sorunları ve kanser gibi ciddi sağlık problemleri. Yerel Topluluklar Üzerinde Üretim tesislerinden çıkan zehirli atık sular, nehirleri ve yer altı sularını kirletiyor. Bu sadece su kaynaklarını değil, tüm bir ekosistemi etkiliyor. Zehirli atıklara maruz kalan yerel halkta alerjik reaksiyonlar, ateş, kanser ve diğer sağlık sorunları görülüyor. Tüketici Üzerinde Moda endüstrisi, kozmetik gibi içerik listesini açıklamak zorunda değil. Ancak giysilerimiz, cildimize kozmetik ürünler kadar yakın. Ancak ne yazık ki kıyafetlerimizin üzerinde içindekiler listesi bulunmuyor. Bu da tüketicilerin tenlerine temas eden maddeler hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadan alışveriş yapmasına neden oluyor. Özellikle çocuk pijamaları, okul formaları, uçuş görevlisi üniformaları gibi kıyafetlerdeki kimyasallar; cilt tahrişine, alerjilere ve solunum sorunlarına yol açabiliyor. (Kaynak: ToDye For) İşte bu noktada “detoxifying fashion”, yani modayı arındırma hareketi devreye giriyor. Detoxifying Fashion Ne Amaçlıyor? “Detoxifying Fashion”, hem üretim süreçlerini hem de tüketim alışkanlıklarını daha sağlıklı, etik ve çevre dostu hale getirme çabasını temsil ediyor. Bu akımın hedefleri arasında: Zararlı kimyasalların kullanımının azaltılması, Şeffaf tedarik zincirlerinin kurulması, Adil iş gücü koşullarının sağlanması, Doğal ve geri dönüştürülebilir materyallerin tercih edilmesi, Tüketiciyi bilinçli alışverişe yönlendirme yer alıyor. Kimler Bu Hareketin Öncüsü? Greenpeace’in başlattığı Detox My Fashion kampanyası bu akımın temel taşlarından biri oldu. Gucci, Stella McCartney, Patagonia gibi markalar ise sürdürülebilirliği sadece bir trend değil, marka kültürünün bir parçası haline getiren öncülerden. Ayrıca Z kuşağının yükselen çevre bilinci sayesinde birçok genç tasarımcı, koleksiyonlarını etik değerler üzerine inşa ediyor. Örneğin, organik pamukla tasarlanan ceketler, bitki bazlı boyalarla renklendirilmiş elbiseler ve yeniden dönüştürülmüş denim pantolonlar “modada detoks” anlayışının simgeleri haline geldi bile. Toksik Modadan Nasıl Kaçınılır? Detoxifying Fashion sadece markaların değil, aynı zamanda biz tüketicilerin de sorumluluğu. Doğal Lifleri Tercih Edin: Kenevir, organik pamuk, keten gibi materyaller daha az kimyasalla işlenir. Ancak “doğal” ifadesi her zaman “kimyasalsız” demek değildir — OEKO-TEX, GOTS gibi sertifikalara dikkat edin. Şüpheli Etiketlerden Kaçının: “Kırışmaz”, “alev geciktirici”, “leke tutmaz” gibi ifadeler genellikle yoğun kimyasal işlem gördüğünün habercisidir. Hızlı Modaya Direnin: Ultra hızlı moda markaları, düşük fiyatın bedelini çevre ve insan sağlığına ödetiyor. Daha Az Alın, Daha Bilinçli Alın: Kaliteli ürünlere yatırım yapın, ikinci el modaya şans verin, yerel tasarımcıları destekleyin. İkinci El ve Takas Kültürünü Benimseyin: Vintage butiklerden, ikinci el mağazalardan alışveriş yapın veya kıyafet takası etkinliklerine katılın. Hem sürdürülebilirlik hem de stil açısından büyük fark yaratır. Markaların Şeffaflığını Sorgulayın: Markaların web sitelerini inceleyin. Nerede üretim yapılıyor? Hangi malzemeler kullanılıyor? Üretim süreçleri hakkında bilgi veriliyor mu? Bu soruların net cevapları yoksa, başka alternatiflere yönelin. Moda Sağlığını Koruyabilecek Mi? “Detoxifying Fashion” bir trend değil, bir uyanış olarak görülüyor. Yıllardır görmezden gelinen etkileri sorgulanan, sadece kumaşla değil, zihniyette başlayan da bir sorgulama. Sadece ne giydiğimizle değil, nasıl giydiğimizle ilgili bir farkındalık yaratıyor. Gardırobumuzdaki her parça, aslında bir seçim; ya gezegeni daha çok kirletmeyi ya da onu iyileştirmeyi tercih ediyoruz. Moda dünyası şimdi bir arınma sürecinde — ve bu yolculuğun hiç olmadığı kadar zehirsiz olması gerekiyor.
- Lüks Tüketimde İkinci El
Kitabının Yazarı Sevgili Doç. Dr. Merve Çelik Varol ile Modanın Geleceğini Konuştuk Lüks, uzun yıllar “elit tüketimin” dokunulmaz kalesi sayıldı; yüksek fiyatın, enderliğin ve statüyü simgeleyen logoların ötesine geçmeyen bir değerler sistemiydi. Ancak sosyal medyanın görünmez mercekleri altında, ikinci el lüks pazarının yükselişi bu doktrinleri kökünden sarsıyor. “Wealthie” akımıyla şatafatlı selfieler paylaşılıyor, Z kuşağı prestij arayışını daha erişilebilir fiyatlarla ve daha sürdürülebilir davranış kodlarıyla harmanlıyor. Tam da bu kırılma noktasında, markaların anlatılmamış hikâyelerini ve tüketicilerin derin motivasyonlarını gün yüzüne çıkaran kapsamlı bir çalışma karşımızda: “Lüks Tüketimde İkinci El”. Doç. Dr. Merve Çelik ile gerçekleştirdiğimiz bu keyifli röportajda, kitabın yazarı bizi alışılmış lüks kalıplarının ötesine davet ediyor; “utanç” duvarlarının yıkıldığı, döngüsel ekonominin prestijle aynı cümlede telaffuz edildiği yeni bir tüketim evrenini mercek altına alıyor. Psikolojik “hazine avcılığı” heyecanından çevresel sorumluluğa, ikinci el platformların ekonomik tetikleyicisinden “lüksün demokratikleşmesine” uzanan geniş bir yelpazede sorularımızı yanıtlıyor. Türkiye’de henüz taze filizlenen bu pazarın, global trendlerle kesiştiği noktaları incelemek isteyen perakendeciler, pazarlama profesyonelleri ve sürdürülebilirlik odaklı yatırımcılar için benzersiz bir içgörü hazinesi. Söyleşi boyunca hem lüks markaların “Reborn” stratejilerinin ardındaki gerçekleri, hem de prestij arayışının ekolojik vicdanla nasıl kol kola yürüyebileceğini keşfedeceksiniz. Kemerlerinizi bağlayın; lüksün yeniden tanımlandığı, gösterişin yerini bilinçli seçimin aldığı bu yolculuk, yalnızca alışveriş alışkanlıklarımızı değil, statü anlayışımızı da kalıcı biçimde dönüştürmeye aday. 1. “Lüks Tüketimde İkinci El” kitabını yazarken sizi en çok ne motive etti? Bu konunun hangi ihtiyaçlara cevap vereceğini düşündünüz? Lüks ürünler; sıklıkla “prestij”, “şıklık”’ “şatafat”’ “yüksek kalite”, “yüksek fiyat” ve “enderlik” kavramlarıyla özdeşleştirilir. Ancak son yıllarda ikinci el lüks ürünlere olan ilgi, tüketim kültüründeki önemli bir değişimi işaret ediyor. Bu dönüşüme neden olan motivasyonlar henüz araştırılmamıştı. Doktora tezimden yola çıkarak hazırladığım kitabım, lüks ürünlerin ikinci el boyutunu da araştıran ve arkasında yatan motivasyonları ortaya koymaya çalışan bir kitap. Bu kitabı yazmamdaki ana motivasyon, bu boşluğu doldurmak ve ikinci elin lüks kavramını nasıl yeniden tanımladığını ortaya koymaktı. Çünkü ikinci el tüketim özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Avrupa ülkelerinde çok yaygın olsa da Türkiye’de iki el alışveriş yapmaktan kaynaklı utanç algısının kırılması daha yeni yeni başladı. Ayrıca ikinci el moda siteleri üzerinden alışveriş yapmak artık çok daha akıllı ve “cool” bir tüketim biçimi olarak görülüyor. Dolayısıyla araştırılmaya çok çok açık bir alandı. 2. Sosyal medyada sıkça karşılaştığımız ve “zenginlik selfie’si” anlamına gelen wealthie akımını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bu trend tüketicilerin alışveriş alışkanlıklarını nasıl etkiledi? Wealthie kavramı, bireylerin sosyal medyada statü göstergesi olan objelerle – genellikle lüks markalarla – kendilerini sergilemesiyle ilgili. Özellikle bazı ünlülerin bu akıma öncülük etmesiyle wealthie akımı Z kuşağı tarafından çok ilgi gördü. Postmodernizmin bir tezahürü olarak da görebileceğimiz şekilde geçmişte “görgüsüzlük” olarak nitelendirilen ya da hoş karşılanmayan her şey şu an bu akımda mevcut. İnsanlar artık lüks bir restoranda yediği yemeği paylaşmaktan ya da satın aldığı lüks bir saatin, mücevherin fotoğraflarını kendi sosyal medya hesaplarında paylaşmaktan imtina etmiyorlar ya da sosyal medyaya erişimin kısıtlı olduğu zamanlarda tatil rezervasyonları düşüyor. Bunlar wealthie kavramını anlayabilmek açısından önemli göstergeler aslında… Bu tür paylaşımlar da tüketicilerin “gösterişçi tüketim”e daha fazla yönelmesine neden oldu. Yani ürünün fonksiyonel özelliklerinden çok, o ürünün aktarmış olduğu anlamlar, yaratılan imaj ön plana çıktı. Bu durum, tüketicilerin daha sık ama daha stratejik harcamalar yapmalarına yol açtı. 3. Wealthie paylaşım trendi sizce ikinci el lüks ürünlere olan ilgiyi artırmış olabilir mi? Aralarında nasıl bir bağ kuruyorsunuz? Bu da önemli bir araştırma sorusu aslında. Aralarında önemli bir ilişki olduğunu, birbirlerini tetikleme ihtimali olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek. Sosyal medyada lüks ürünler ya da markalar ile görünür olma arzusu, bu ürünlere daha geniş kitlelerin ulaşma isteğini doğurdu. Ancak sıfır lüks ürünlerin yüksek maliyeti, ikinci eli cazip kıldı. Bu durumu lüksün demokratikleşmesi olarak nitelemek de mümkün. Özellikle genç kuşak, prestijli markaları daha ulaşılabilir fiyatlarla deneyimlemek için ikinci el pazarına yöneldi. Burada özellikle dünyadan sonra ülkemizde de ikinci el moda sitelerinin önemli bir rol oynadığını düşünüyorum. Modacruz, Dolap, Gardrops gibi kullanıcı sayısı oldukça fazla olan uygulamalar ihtiyaç olmayanı elden çıkartma ya da dönüştürülebilir moda, ekonomi, paylaşım ekonomisi gibi kavramlar için önemli bir alan olarak karşımıza çıktı. 4. Sizce “wealthie” gibi trendler irrasyonel, yani duyguya dayalı tüketim davranışlarını teşvik ediyor mu? Bu noktada ikinci el alışveriş daha mantıklı veya sürdürülebilir bir seçenek olabilir mi? Evet, wealthie gibi trendler zaman zaman mantık dışı tüketimi körükleyebiliyor. İçerisinde bulunduğumuz çağ tüketim çağı… Alışveriş merkezleri de 21. Yüzyılın tüketim katedralleri olarak görülüyor. Sosyal onay ihtiyacı, itibar kazanma ve belirli bir gruba ait olma gereksinimi tüketicileri ekonomik gerçekliklerini zorlayan harcamalara itebiliyor. Ancak bu durumda ikinci el, hem bütçe dostu hem de daha sürdürülebilir bir seçenek olarak öne çıkıyor. Dolayısıyla, görünürlük arzusunu sürdürülebilir yöntemlerle karşılamanın bir yolu olarak değerlendirilebilir. 5. Lüks ürünlerin ikinci el pazarında rağbet görmesinin altında yatan başlıca psikolojik, ekonomik ve çevresel nedenler neler sizce? Birçok motivasyon faktörü mevcut aslında. Psikolojik olarak “benzersiz”, “tek”, “biricik” ya da “vintage” parçaya sahip olma arzusu güçlü. Ekonomik olarak ise ikinci el, yüksek kaliteli ürünlere daha uygun fiyatlarla erişim sağlıyor. Çevresel açıdan bakıldığında ise ekolojik sürdürülebilirlik ön plana çıkıyor. Günümüz tüketicileri eskisinden daha bilinçli ve farkındalığı yüksek. Enerji kaynaklarının verimli kullanımı ve atık azaltma gibi konular bu eğilimi destekliyor. Bununla birlikte lüks markaların belirli bir dönem içerisinde üretilen ancak günümüzde üretimi olmayan “özel üretim”, “sınırlı üretim” gibi özel ürünlere erişebilme nedeniyle de tüketiciler ikinci el alışverişin kapısını çalıyor. Dolayısıyla ikinci el tüketimdeki ana ve tek motivasyon asla ekonomik değil. Araştırmalarımızda gelir düzeyi çok yüksek olan kişilerin de ikinci el tüketim yaptığını gördük. 6. İkinci el lüks tüketimin sürdürülebilirlik açısından gerçekten anlamlı bir katkısı var mı? Bu modeli ne kadar sürdürülebilir buluyorsunuz? Gerçekten anlamlı bir katkı sağlıyor. Özellikle aşırı üretim ve aşırı tüketim kaynakların verimli kullanılabilmesi açısından büyük tehdit oluşturuyor. Sürdürülebilirlik; gelecek nesillere verimli kaynaklar bırakabilmeyi de amaçlayan bir süreç. Dolayısıyla üretim sürecinde yoğun kaynak tüketen lüks ürünler, uzun ömürlü kullanıldığında çevresel etkileri azalıyor. Ancak ikinci elin sürdürülebilirliği, tüketimin miktarına da bağlı. Eğer sadece “fazla” tüketimin alternatifi haline gelirse, asıl sürdürülebilirlik hedefinden sapabilir. Dolayısıyla burada lüks markalara da büyük bir sorumluluk düşüyor aslında… Ekolojik, ekonomik ve toplumsal sürdürülebilirlik konularında hakikaten duyarlı olmaları, “washing” - yıkama yapmaları yerine bu durumu samimi bir biçimde kurum kültürü haline getirmeleri gerektiğini düşünüyorum. 7. Sizce tüketicilerin ikinci ele yönelmesinde çevre duyarlılığı ne kadar etkili? Ekolojik kaygılar ile bu yönelim arasında doğrudan bir ilişki görüyor musunuz? Bu motivasyon özellikle genç kuşaklarda daha belirgin. Araştırmalar, Z kuşağının markalardan sürdürülebilirlik beklentisinin daha yüksek olduğunu gösteriyor. Bununla birlikte markaların da aynı ölçüde sürdürülebilirlik ve dönüşüm söylemlerinin arttığını görüyoruz. Ancak ekolojik kaygılar her zaman temel neden değil; çoğu zaman ekonomik avantajla birleştiğinde etkili oluyor. Yaptığımız araştırmalardan yola çıkarak ekonomik ölçütlerin zaman zaman sürdürülebilir ürünlerden ya da söylemlerden daha önemli bir etmen olduğunu ifade edebiliyoruz. 8. İkinci el alışverişin psikolojik yönleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Özellikle “hazine avcılığı” hissi ya da açık artırmaların yarattığı heyecan nasıl bir etki yaratıyor? İkinci el alışveriş, kullanıcıya sıradan alışverişten farklı bir deneyim sunuyor. “Hazine avcılığı” hissi, yeni bir keşif heyecanı ya da geçmişe dokunma duygusu, tüketicide psikolojik- duygusal bir tatmin sağlıyor. Bu deneyim odaklı tüketim, özellikle duygusal bağ kurma noktasında bireyleri cezbediyor. Söz gelimi; bir e-ticaret sitesinde yapılan açık artırmaya katılmak, ender bulunan lüks bir ikinci el ürün için pazarlığa tutuşmak ya da ürünün arkasındaki nostaljik hikayeleri dinlemek tüketicilerde önemli bir heyecan motivasyonu oluşturabiliyor. 9. Sizce ikinci el lüks ürün satın almak, yeni ürünlere kıyasla tüketiciye daha farklı bir tatmin duygusu veriyor mu? Bu hissin kaynağı nedir? Evet, çünkü ikinci el ürünler daha “kişisel” ve “öyküsü olan” parçalar olarak algılanıyor. Özellikle koleksiyon parçaları ya da geçmiş sezon ürünleri, tüketicide bir ayrıcalık hissi yaratıyor. Ayrıca, bilinçli tüketim yapmış olmanın verdiği etik tatmin de etkili. Özellikle faydacı tüketiciler lüks marka bir ürünü ya da nadir bulunan, özel marka bir ürünü uygun fiyatlar üzerinden satın almanın duygusal tatminini yaşayabiliyorlar. Ayrıca “sorumlu tüketici” ve “farkında tüketici” olmak da cabası… 10. Lükste ikinci ele yönelmek sizce statü algılarını değiştiriyor mu? Bu durum tüketicinin kendini nasıl algıladığını etkiliyor mu? Kesinlikle. Artık sadece pahalı olan değil, “anlamlı ve seçilmiş” olan ürünler statü göstergesi haline geliyor. İkinci el lüks ürünler, bilinçli ve seçici bir tüketici profili sunuyor. Bu da sosyal medyada yaratılan “ideal benlik” kurgusuna destek olabiliyor; çünkü sadece maddi değil, kültürel sermayeyi de yansıtan bir tercih olarak görülüyor. Söz gelimi; günümüzde Beymen gibi pek çok lüks marka mağazası ikinci el pahalı markaların ya da ürünlerin satıldığı “Reborn” gibi mağazalar ile ikinci el pazarına giriş yapabiliyor. Bundan gerçek anlamdaki lüks ürün tüketicileri rahatsız olmuş olsa da bu durum lüksün demokratikleşmesine yani lüks ve ender bulunan ürünlere orta sınıfın da erişebilmesine katkıda bulunabiliyor. Ayrıca sadece lüks ürünlerin ikinci el pazarında daha uygun fiyatlar üzerinden satılması ile değil artık market zincirlerinin de lüks marka ürünleri daha uygun fiyatlar üzerinden ödeme kolaylıkları sağlayarak satışa sunmaları da lüks ürün tüketicileri arasında tartışılan bir konu olarak karşımıza çıkıyor. A101 bu marketlerden biri… 11. Pek çok lüks markanın artık ikinci el pazarına yönelmesini nasıl yorumluyorsunuz? Sizce bu adım, markaların sürdürülebilirlik bilincine katkı mı, yoksa sadece ekonomik bir strateji mi? İki yönlü bir strateji bu. Ekonomik olarak, markalar ikinci el pazarına girerek hem pazarlarını genişletiyor hem de markalarının dolaşımını kontrol altına alıyorlar. Ancak bu süreçte sürdürülebilirlik bilinci de destekleniyor; çünkü kalite, uzun ömür ve yeniden kullanım gibi değerler teşvik ediliyor. Yaptığım araştırmalardan yola çıkarak sadece ekonomik durumu sınırlı olan kişilerin ikinci el ürün satın aldığını söyleyemem dolayısıyla aylık geliri çok yüksek olan kişilerin de ekolojik nedenler ya da nostaljik motivasyonlar ile ikinci el pazarına yöneldiklerini ifade edebilirim. Bu durum da lüks markaların özellikle ikinci el pazarda var olmalarını sağlayan önemli unsurlar arasında. 12. Lüks markaların ikinci el pazarlarına yönelmesi marka prestijini nasıl etkiliyor? Bu durum tüketicilerin marka algısında ne gibi değişimler yaratıyor? Artık itibar, sadece “sahip olma”yla ilgili değil, “değer yaratma”, “deneyim sunma” ve “değere sahip çıkma”yla ölçülüyor. Lüks markaların ikinci ele yönelmesi, onları sadece “seçkin” değil aynı zamanda “sorumlu” markalar olarak konumlandırıyor. Bu da özellikle genç, bilinçli tüketiciler nezdinde marka sadakatini artırıyor. Günümüzde “lüks” sadece yüksek fiyat, yüksek kalite kavramları ile eşleştirilmiyor aynı zamanda lüks ürün tüketicilerinin de bu markalardan iyi birer kurumsal vatandaş olma gibi beklentileri var. Dolayısıyla sürdürülebilirliğe yapılan her türlü katkı ve yatırım lüks ürün tüketicilerini cezbediyor. 13. Sizce ikinci el lüks tüketim pazarı önümüzdeki yıllarda nasıl bir gelişim gösterecek? Bu büyümeyi destekleyen güncel trendler hangileri? Pazar geçmişten günümüze olduğu gibi büyümeye devam edecek. Dijital platformlar, güvenli alışveriş deneyimi sunarak bu süreci hızlandırıyor. Aynı zamanda döngüsel ekonomi, sürdürülebilir moda ve “bilinçli tüketici” kavramları da bu büyümeyi destekliyor. Özellikle lüks markaların kendi ikinci el platformlarını kurması, bu alana kurumsal güven kazandırıyor. Bununla birlikte ikinci el moda sitelerini de unutmamak gerek. Türkiye’deki kullanıcı sayıları çok fazla ve sadece kullanılmış lüks ürünler değil yeni ve etiketli lüks ürünleri de bu sitelerden satın alabilmek mümkün. Dolayısıyla bu moda siteleri yalnızca lüks ürünleri uygun fiyata satın alan bir kesimi değil aynı zamanda ekosisteme duyarlılık gösteren, bütçe yönetimi yapan, nostaljik ve sınırlı sayıda üretilen lüks ürünlere ulaşmak isteyen lüks marka tüketicilerine de seslenen önemli- yükselen bir trend…












