top of page

Arama Sonuçları

Search this site

Boş arama ile 415 sonuç bulundu

  • Bora Aksu Londra'da Romantizmin içine Antep işini işledi

    Regent’s Park’ın güney ucundaki Viktorya dönemi kilisesi St. Cyprian’s, Clarence Gate, yüksek kemerlerinden süzülen sabah ışığıyla neredeyse koleksiyonun bir parçası gibiydi. Londra Moda Haftası’nın cuma sabahında Bora Aksu, bu tarihî mekânı birkaç dakikalığına geçmişle bugünün, İngiliz romantizmiyle Anadolu zanaatının birbirine karıştığı pastoral bir dünyaya dönüştürdü. İlk siluetler koridorda belirdiğinde hikâye neredeyse masalsıydı. Kabarık kollar, dantel fırfırlar, broderie anglaise yüzeyler, şeffaf katmanlar ve krem tonları; Aksu’nun yıllardır geliştirdiği kırılgan ama teatral romantizmi yeniden kuruyordu. Modeller, adeta başka bir yüzyıldan çıkıp kilisenin koridoruna bırakılmış pastoral gelinler gibiydi. Fakat koleksiyon uzun süre bu masumiyette kalmadı. Siluetler ilerledikçe romantizmin içine önce trençkotlar ve keskin terzilik, ardından önlük bağlarını hatırlatan kemerler, sıkıca sarılan kuşaklar ve yapılandırılmış erkek giyim kodları sızmaya başladı. Yumuşaklık ile disiplin, narinlik ile yapı aynı görünüm içinde karşı karşıya geliyordu. Finale yaklaşıldığında palet de karardı. Krem ve pudra tonlarının yerini derin bordo ve oxblood tonları aldı; açıkta bırakılan korseler ve beden boyunca ağaç kökleri gibi ilerleyen iplikler, koleksiyonun pastoral romantizmini daha gotik bir yere taşıdı. Arka planda duyulan 1970’ler İngiliz psychedelic folk ezgileri ise sahneyi bir defileden çok unutulmuş bir İngiliz kır hikâyesinin içine çekiyordu. Bu karşıtlığın arkasında ise iki farklı coğrafyadan, iki farklı zamandan gelen kadın hikâyeleri vardı. Mary Beale'in hikâyesi © National Portrait Gallery, London Koleksiyonun tarihsel çıkış noktası, 17. yüzyıl İngiliz portre ressamı Mary Beale. National Portrait Gallery, Beale'i koleksiyonundaki en erken profesyonel kadın sanatçı olarak tanımlıyor. Beale 1670'te Londra'da profesyonel stüdyosunu kurduğunda ailesinin temel geçim kaynağı haline gelmişti. Üstelik dönem için oldukça sıra dışı biçimde, eşi Charles Beale kendi işini bırakarak onun asistanlığını ve stüdyo yöneticiliğini üstlenmişti. Beale'in Discourse on Friendship adlı metni ise evlilikte kadın ve erkek arasındaki eşitliği savunuyordu. Aksu'nun ilgisini çeken yalnızca Beale'in resimleri değildi. Beale'in portrelerini yaptığı güçlü erkeklerin 17. yüzyıl giyim kodları da koleksiyonun içine girdi. Yapılandırılmış omuzlar, gömlekler, yelekler ve erkeksi terzilik; transparan kumaşlar, danteller ve Aksu'nun romantik kadın siluetleriyle karşı karşıya getirildi. Tasarımcı Reuters'a verdiği röportajda bu erkek giyim unsurlarını Mary Beale'in kişiliği ve Gaziantep'teki el işçiliğiyle bir araya getirmenin koleksiyonun temel karşıtlıklarından biri olduğunu anlatıyor. Ve tam burada hikâye Londra'dan Gaziantep'e uzanıyor. Antep işi yalnızca bir desen değil Kaynak: Unesco - © Gaziantep Büyükşehir Belediyesi, 2024 Antep işi, Aralık 2025'te UNESCO'nun İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsilî Listesi'ne kaydedildi. UNESCO'nun tanımına göre yüzyıllardır uygulanan teknikte geleneksel olarak beyaz kumaş ve beyaz iplik kullanılıyor; kumaşın iplikleri çekiliyor ve kesiliyor, ardından oldukça hassas bir nakış sistemi oluşturuluyor. Günümüzde renkli kumaş ve ipliklerle yapılan örnekleri de bulunuyor. Tekniğin en önemli özelliklerinden biri ise seri üretime uygun olmaması. (unesco) Kaynak: Unesco - © Gaziantep Büyükşehir Belediyesi, 2024 UNESCO özellikle bunun dikkat ve yüksek beceri gerektiren bir el işi olduğunu vurguluyor. Bilgi çoğunlukla kadınlar, özellikle anneler ve büyükanneler aracılığıyla kız çocuklarına hem uygulama hem sözlü aktarım yoluyla geçiyor. Dolayısıyla burada korunan yalnızca bir nakış tekniği değil; bir üretim bilgisi, sosyal ilişki ve kuşaklar arası hafıza. Aksu da Gaziantep ziyaretinde bu üretim biçimini yerinde gözlemledi. Reuters'a verdiği röportajda bazı kadınların iplikleri çektiğini, bazılarının düğümleme, bazılarının ise iğne işini gerçekleştirdiğini; parçaların hazırlanmasının kimi zaman altı, yedi hatta sekiz ay sürebildiğini anlatıyor. Bu ayrıntı koleksiyonun belki de en önemli cümlesini kuruyor. Çünkü burada moda açısından değerli olan yalnızca Antep işinin podyumda görünmesi değil. Bir parçanın üzerinde harcanan zamanın yeniden görünür hale gelmesi. Altı ay süren bir işçilik çağında hızlı moda ne anlama geliyor? Aksu'nun Reuters'a söylediği şu ifade, koleksiyonun BMH açısından en dikkat çekici tarafını ortaya koyuyor: “Something completely against fast fashion.” Tasarımcı, üretilen parçaların tüketilip ortadan kaybolacak nesneler değil, sonraki kuşaklara aktarılabilecek şeyler olmasını istediğini söylüyor. Modellerin podyumda özellikle yavaş yürüdüğünü; izleyicinin yüzeyleri ve dokuları gerçekten görebilmesi için defilenin temposunu da buna göre tasarladığını anlatıyor. Moda endüstrisinin bugün yaşadığı en temel problemlerden biri tam da burada yatıyor. Bir kıyafetin fiyatını görüyoruz. Ama zamanını görmüyoruz. Kumaşı görüyoruz. Ama tekniği bilmiyoruz. Nakışı görüyoruz. Ama onu yapan kişinin kaç saatini verdiğini çoğu zaman bilmiyoruz. Antep işi gibi zanaatlar bu görünmez zamanı yeniden kıyafetin içine yerleştiriyor. Bu nedenle koleksiyonu yalnızca “geleneksel Türk motiflerinin modern moda ile buluşması” şeklinde okumak eksik kalır. Buradaki sorun motiften çok üretim kültürü. Gaziantep ile Londra arasında kurulan köprü Numéro Netherlands da koleksiyonu değerlendirirken Gaziantepli yerel zanaatkârlarla hazırlanan Antep işi detaylarının krem ve pastel tonlarda kullanıldığını ve bazı çalışmaların aylar sürdüğünü vurguluyor. Yayın, bu emeği koleksiyona “zaman, sabır ve kolektif bağlılık” duygusu kazandıran bir unsur olarak yorumluyor. Türkiye basınında ise özellikle Antep işinin uluslararası görünürlüğü öne çıktı. Fakat kültürel mirasın moda ile ilişkisinde görünürlük tek başına yeterli değil. Bora Aksu Bir zanaatın geleceği, yalnızca ünlü bir podyumda sergilenmesiyle değil; zanaatkârın görünür olması, bilginin aktarılmaya devam etmesi, ekonomik değerinin korunması ve yeni kuşakların bu işi sürdürebilmesiyle mümkün. Bora Aksu'nun koleksiyonu bu açıdan önemli bir tartışmanın kapısını açıyor. Geleneksel teknikleri çağdaş tasarımın içine almak, onları bir müze objesine dönüştürmeden yaşatmanın yollarından biri olabilir. Ancak bunun kalıcı olabilmesi için podyumun ardından üretim ilişkilerinin de devam etmesi gerekiyor. Sürdürülebilirlik yalnızca malzemeyle ilgili değil Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Koleksiyonun tamamını, üretim zinciri, malzeme kaynakları, karbon etkisi veya çalışma koşullarına ilişkin ayrıntılı veriler olmadan “sürdürülebilir koleksiyon” olarak tanımlamak doğru olmaz. Fakat koleksiyonun savunduğu zaman, dayanıklılık, zanaat bilgisi ve kuşaklar arası aktarım, sürdürülebilir moda tartışmasının önemli bir başka tarafını gösteriyor. Çünkü moda yalnızca daha az su kullanan kumaşlardan ibaret değil. Bir ürünün neden saklanacağı da önemli. Bir ceketi veya elbiseyi on yıl sonra hâlâ değerli yapan nedir? Malzemesi mi? Tasarımı mı? Hikâyesi mi? Yoksa onu üretmek için harcanan insan emeğini bilmek mi? Belki de hepsi. İki farklı yüzyılın kadınları Mary Beale 17. yüzyılda, kadınların profesyonel sanat yaşamına katılmasının olağan olmadığı bir dünyada kendi emeğinden geçimini sağlayan bir sanatçıydı. Gaziantepli kadınlar ise yüzyıllardır ellerindeki üretim bilgisini birbirlerine aktarıyor. Bora Aksu'nun İlkbahar/Yaz 2027 koleksiyonunun en güçlü tarafı belki de bu iki hikâyeyi birbirine benzetmeye çalışmadan aynı soruda buluşturması. Bir kadının ürettiği şey nasıl kalıcı olur? Bir resim. Bir nakış. Bir kıyafet. Bunların her biri, üreticisinin zamanından bir parçayı geleceğe bırakıyor. Hızlı modanın en büyük vaadi sürekli “yeni” olmakken, Bora Aksu bu sezon başka bir ihtimali hatırlatıyor: Belki de modanın geleceğini kurmak için her zaman yeni bir şey icat etmek gerekmiyor.Bazen geleceğin en değerli malzemesi, kaybetmemeyi başardığımız bilgidir.

  • Gigi Hadid'in Vogue World Milano Görünümü ve 1.680 Saatlik El İşçiliği ile İleri Dönüşüm

    Gigi Hadid’in Vogue World Milano’yu açtığı Valentino couture elbise yalnızca 1.680 saatlik bir el işçiliği gösterisi değildi. Geri dönüştürülmüş Venedik yorganlarından yaratılan tasarım, modanın bugün sorması gereken daha önemli bir soruyu gündeme taşıdı: Geleceği yaratmak için gerçekten her şeyi yeniden üretmek zorunda mıyız? Gigi Hadid at Vogue World: Milano. Arnold Jerocki/Getty Images 22 Eylül gecesi Milano’nun Galleria Vittorio Emanuele II’si alışıldık anlamda bir podyum değildi. Vogue World Milano 2026, beş bölüm boyunca İtalya’nın zanaat geçmişinden endüstriyel üretimine, akıllı tekstillerden geleceğin modasına uzanan bir hikâye kurdu. Etkinliğin ana fikri de tam olarak buydu: teknoloji çağında zanaat ve insan dokunuğu. Fakat gecenin bu fikrini belki de en güçlü anlatan görüntü daha ilk dakikalarda geldi. Gigi Hadid, Alessandro Michele imzalı Valentino Haute Couture elbisesiyle podyumu açtı. İlk bakışta Rönesans tablolarından çıkmış gibi görünen hacimli siluet; kabarık kolları, geniş eteği, fildişi organze fırfırlı yakası ve manşetleriyle geçmişe bakıyordu. Ama elbisenin asıl hikâyesi kumaşın geçmişindeydi. Bu elbise yeni değildi. Ama daha önce elbise de değildi. Valentino’nun İlkbahar/Yaz 2025 Haute Couture koleksiyonundan gelen tasarım, Michele’in modaevinin kreatif direktörü olarak hazırladığı ilk couture koleksiyonunun parçalarından biriydi. Elbisenin patchwork yüzeyi geri dönüştürülmüş Venedik yorganlarından oluşturuldu. Ve tamamlanması 1.680 saatlik el işçiliği gerektirdi. (British Vogue) Burada durmak gerekiyor. Çünkü bu bilgi, elbisenin yalnızca ne kadar pahalı veya ne kadar zahmetli üretildiğini anlatmıyor. Bir zamanlar başka bir işleve sahip olan tekstil parçaları sökülüyor, seçiliyor, yan yana getiriliyor, kompozisyon kuruluyor ve haute couture seviyesinde bambaşka bir nesneye dönüşüyor. Bir ev tekstilinin geçmişi silinmiyor. Yeni tasarımın malzemesine dönüşüyor. Ve tam da burada moda sektöründe sıkça birbirinin yerine kullanılan iki kavramın arasındaki fark görünür hale geliyor. Geri dönüşüm mü, ileri dönüşüm mü? Vogue elbiseyi “recycled Venetian quilts” ifadesiyle tanımlıyor. Ancak döngüsel tasarım terminolojisi açısından sürece biraz daha yakından baktığımızda ilginç bir ayrım ortaya çıkıyor. Klasik tekstil geri dönüşümünde, ürün çoğunlukla parçalanır; kumaş liflerine veya hammaddelerine ayrılır ve bu malzemeden yeni bir materyal oluşturulur. İleri dönüşümde, upcycling veya remaking, ise mevcut tekstilin gömülü değeri mümkün olduğunca korunur. Avrupa Çevre Ajansı da kumaşın yeni ürünlerde yeniden kullanılmasını, lif seviyesinde geri dönüşümden ayırıyor ve kumaş seviyesinde yeniden üretimi sıklıkla “upcycling” olarak tanımlıyor. Ellen MacArthur Foundation ise remaking kavramını mevcut ürün veya bileşenlerden yeni bir ürün yaratılması olarak açıklıyor. (Avrupa Çevre Ajansı) Dolayısıyla Venedik yorganları liflerine ayrılıp yeniden ipliğe dönüştürülmediyse – yayımlanan bilgiler böyle bir işlemden söz etmiyor. Valentino elbisesini yalnızca geri dönüşüm olarak tanımlamak eksik kalıyor. Bu, çok daha güçlü biçimde bir yeniden yapım ve ileri dönüşüm örneği olarak okunabilir. Yorgan hâlâ kumaştır. Ama artık couture’dur. Valentino Haute Couture spring/summer 2025. Filippo Fior Patchwork aslında yeni bir fikir değil Belki de görünümün en ilginç tarafı burada başlıyor. Bugün “upcycling” dediğimiz birçok yöntem, moda tarihinin büyük bölümünde zaten hayatın doğal bir parçasıydı. Kumaş değerliydi. Bir giysi eskidiğinde kumaşı atılmıyor; başka bir giysiye, örtüye ya da ev tekstiline dönüşebiliyordu. Küçük kumaş parçalarını bir araya getiren patchwork teknikleri de çoğu zaman bu kaynak bilincinin estetik sonucuydu. Endüstriyel moda sistemi ise bize başka bir refleks öğretmişti. Yeni tasarım, yeni malzeme demekti. Alessandro Michele’in yaptığı şey bu denklemi tersine çeviriyor. Yeni tasarım için yeni kumaş üretmek yerine mevcut tekstil geçmişini tasarımın merkezine yerleştiriyor. Bu nedenle elbiseye yalnızca “nostaljik” demek de haksızlık olur. Çünkü geçmişe ait bir üretim yöntemini kullanarak geleceğin en önemli tasarım meselelerinden birine cevap veriyor; Elimizdeki malzemenin değerini nasıl yükseltebiliriz? 1.680 saat bize başka bir şeyi daha anlatıyor Sürdürülebilir moda tartışması çoğu zaman malzemeler üzerinden ilerliyor. Organik pamuk. Geri dönüştürülmüş polyester. Alternatif deri. Yeni nesil biyomalzemeler. Oysa bir ürünün değerini belirleyen yalnızca hammaddesi değil. İnsan emeği de ürünün içine gömülü bir kaynak. Vogue World Milano’nun ilk bölümü boşuna “The Artisanal Revolution – Zanaatkâr Devrimi” olarak adlandırılmamıştı. Rönesans esintili brokarlar, danteller, süslemeler ve elle işlenen yüzeyler üzerinden İtalya’nın zanaat geleneğine bakıldı. (Vogue) Valentino elbisesinin 1.680 saatlik üretim süresi de hızlı modanın alıştığımız zaman ölçeğinin tam karşısında duruyor. Bugün bazı giysiler tasarımdan mağazaya haftalar içinde ulaşırken, tek bir couture parçanın hazırlanmasına aylarca insan emeği ayrılabiliyor. Elbette haute couture tek başına sürdürülebilir moda çözümü değil. Ancak bize unuttuğumuz bir şeyi yani Bir giysinin arkasında zaman varsa, onu atmak da zorlaşır" düşüncesini hatırlatıyor. Asıl sürdürülebilirlik estetik olabilir mi? Sürdürülebilir tasarımın uzun yıllardır karşılaştığı problemlerden biri, “çevreci” ürünlerin estetikten taviz vermesi gerektiği düşüncesiydi. Gigi Hadid’in Valentino görünümü bunun tam tersini söylüyor. Malzemenin ikinci hayatı tasarımın kusuru olarak saklanmıyor. Aksine, elbisenin bütün görsel dili onun üzerine kuruluyor. Her farklı desen, her farklı kumaş parçası, her farklı doku elbisenin görsel zenginliğini artırıyor. Başka bir deyişle burada sürdürülebilirlik tasarıma sonradan eklenen bir özellik değil. Tasarımın kendisi. Ve belki de ileri dönüşümün gerçekten ölçeklenebilmesi için moda sektörünün ulaşması gereken nokta tam olarak bu. Tüketicinin bir ürünü yalnızca “sürdürülebilir olduğu için” değil, güzel olduğu için istemesi. Vogue World'deki döngüsellik bununla da sınırlı değildi Gecenin sürdürülebilirlik perspektifi yalnızca Valentino elbisesinde görülmedi. Vogue, defilede kullanılan bazı moda parçaları ve aksesuarların etkinliğin resmi vintage ve pre-loved partneri eBay üzerinden temin edildiğini de özellikle belirtiyor. (Vogue) Runway seçkisinde arşiv parçalarının yeniden ortaya çıkması da dikkat çekiciydi. Vogue’un defile değerlendirmesinde Roberto Capucci ve Romeo Gigli gibi İtalyan moda tarihinin isimlerine ait vintage tasarımların tekrar podyuma taşınması gecenin önemli unsurları arasında gösteriliyor. (Vogue) Bu küçük gibi görünen kararların ortak bir tarafı var. Moda tarihinin değerini yalnızca müzede korumuyorlar. Onu yeniden dolaşıma sokuyorlar. Bir giysinin ikinci kez giyilmesi, bir arşiv parçasının yeniden sahneye çıkması, bir yorganın couture elbiseye dönüşmesi… Bir ürünün hayatı gerçekten nerede bitiyor? Vogue World Milano’nun kurgusunda en anlamlı geçişlerden biri de buydu. İlk bölüm Rönesans zanaatına ayrılırken dördüncü bölümün adı The Age of Intelligence – Zekâ Çağı idi. Burada sıcaklığa, harekete, performansa ve çevresel koşullara tepki verebilen akıllı ve sürdürülebilir tekstiller üzerinden moda ile teknoloji buluşturuldu. Son bölüm ise doğrudan geleceğin modasını hayal etmeye ayrıldı. (Vogue) Yani anlatı aslında el → makine → endüstri → teknoloji → hayal gücü şeklinde ilerliyordu. Fakat gecenin ironisi belki de moda geleceği anlatmak için Milano'ya geldiğinde, en güçlü görüntülerinden biri teknoloji laboratuvarından değil, eski Venedik yorganlarından çıkmasıydı. Belki de modanın geleceği hep yeni olmak zorunda değil Moda uzun yıllardır yenilik kavramını “daha önce hiç yapılmamış olan” üzerinden tanımladı. Yeni koleksiyon. Yeni sezon. Yeni kumaş. Yeni trend. Yeni ürün. Oysa döngüsel ekonominin modaya önerdiği düşünce biraz farklı: Yeni olan, her zaman yeni üretilmiş olmak zorunda değil. Ellen MacArthur Foundation'ın döngüsel moda yaklaşımının merkezinde de ürün ve materyallerin mümkün olduğunca uzun süre ve mümkün olduğunca yüksek değerde dolaşımda tutulması bulunuyor. (ellenmacarthurfoundation.org) Bu nedenle Gigi Hadid’in üzerindeki Valentino elbiseyi yalnızca görkemli bir couture anı olarak görmek eksik olur. O elbisede üç farklı zaman aynı anda vardı: Geçmiş: Venedik yorganları ve patchwork kültürü. Bugün: Alessandro Michele’in couture tasarımı ve 1.680 saatlik zanaat. Gelecek: Elimizde bulunan malzemeyi yok etmek yerine yeniden değerli hale getiren bir moda sistemi ihtimali. Belki de Vogue World Milano’nun geceden kalan en önemli görüntüsü bu nedenle Gigi Hadid’in elbisesiydi. Çünkü bazen modanın geleceğini anlatmak için yeni bir kumaş icat etmek gerekmiyor. Bazen eski bir kumaşa yeterince dikkatli bakmak yetiyor. Burada önemli bir ayrım var. Tek bir ileri dönüştürülmüş couture elbise, bir modaevini veya moda endüstrisini bütünüyle sürdürülebilir hale getirmez. Gerçek dönüşüm; daha az kaynak kullanımı, uzun ömürlü tasarım, onarım, yeniden kullanım, ikinci el, yeniden üretim ve sonunda etkin lif geri dönüşümünü birlikte gerektiriyor. Avrupa Çevre Ajansı da tekstil sisteminin çevresel etkilerinin azaltılması için kullanım ömrünün uzatılması, yeniden kullanım, onarım ve daha etkili geri dönüşümün birlikte ele alınması gerektiğini vurguluyor. (Avrupa Çevre Ajansı) Ama sembollerin de önemi var. Dünyanın en görünür moda etkinliklerinden birinin açılışında, yeni üretilmiş kusursuz bir kumaş yerine geçmişi olan tekstillerden yapılmış bir elbisenin yer alması küçük bir ayrıntı değil. Kaynaklar: Vogue, Vogue Italia, British Vogue, European Environment Agency ve Ellen MacArthur Foundation'ın Vogue World Milano 2026, Valentino Haute Couture ve döngüsel tekstil sistemlerine ilişkin yayınları. (Vogue)

  • Otel Tekstilleri İkinci Hayatını Sanatta Buluyor

    Barceló Hotel Group’un “Atıktan Sanata” projesi Contemporary Istanbul’da Bir çarşafın, havlunun ya da yastık kılıfının kullanım ömrü sona erdiğinde hikâyesi de bitmek zorunda mı? Otelcilik gibi tekstil kullanımının yoğun olduğu sektörlerde bu soru, atık yönetiminin ötesinde tasarımın ve döngüsel ekonominin de konusu haline geliyor. Barceló Hotel Group ile Devridaim Enstitüsü’nün hayata geçirdiği “Atıktan Sanata” projesi, Türkiye’deki otellerde kullanım ömrünü tamamlayan tekstilleri doğal boyalar, bitki baskıları, el işçiliği ve çağdaş sanat aracılığıyla yeniden yorumluyor. Kapadokya, İstanbul ve Ankara’daki otellerden toplanan tekstillerin dönüştürüldüğü çalışma; döngüsel ekonomi, yerel üretim bilgisi ve sanatı aynı süreçte buluşturuyor. Ortaya çıkan eser, 23–27 Eylül 2026 tarihleri arasında Tersane İstanbul’da düzenlenen Contemporary Istanbul’un 21. edisyonunda izleyiciyle buluşuyor. Barceló Hotel Group’un global sürdürülebilirlik yaklaşımı ReGen’in Türkiye’deki uygulamalarından biri olan proje kapsamında; grubun Kapadokya, İstanbul ve Ankara’daki otellerinde kullanılan çarşaf, havlu ve yastık kılıfları yeniden değerlendirildi. “Atıktan Sanata” projesi, döngüsel ekonomi yaklaşımını yerel üretim bilgisi ve çağdaş sanat pratikleriyle bir araya getiriyor. Kapadokya’dan İstanbul’a bir dönüşüm hikâyesi Proje kapsamında kullanım ömrünü tamamlayan otel tekstilleri, Kapadokya’dan toplanan bitkilerden üretilen doğal boyalar ile Barceló Cappadocia’nın mutfağından çıkan çay ve kahve posaları kullanılarak renklendirildi. Devridaim Enstitüsü tarafından bitki baskıları, el dikişleri ve nakışlarla yeniden yorumlanan tekstiller, bu sürecin sonunda çağdaş bir sanat eserinin malzemesine dönüştü. İklim değişikliğinin doğa üzerindeki etkilerine odaklanan eserde; seyrek bitki izleri azalan bitki örtüsünü, çatlak desenleri kuraklığı, güneş formu ise artan sıcaklıkları temsil ediyor. Atık değil, yeni bir döngünün başlangıcı Projenin çıkış noktasını anlatan Barceló Hotel Group Türkiye Ülke Müdürü Hasan Ekmen, çalışmayı grubun sürdürülebilirlik yaklaşımının bir parçası olarak değerlendirdi: “Dünyanın kaynakları sınırsız değil ve geleceği bugünün üretim ve tüketim alışkanlıklarıyla inşa edemeyiz. Grubumuzun global sürdürülebilirlik yaklaşımı Barceló ReGen, sürdürülebilirliği yalnızca çevresel etkiyi azaltmak olarak değil; bulunduğumuz destinasyonlarda ekonomik, sosyal ve çevresel değer üreten rejeneratif bir model olarak ele alıyor. ‘Atıktan Sanata’ projemiz ise bu yaklaşımın somut bir karşılığı. Türkiye’deki otellerimizde kullanım ömrünü tamamlayan tekstilleri atık olarak değil, yeni bir döngünün başlangıcı olarak değerlendirerek yerel bilgiyi çağdaş tasarımla, döngüsel ekonomiyi sanatın dönüştürücü gücüyle buluşturduk. Türkiye olarak grup içinde böyle bir çalışmaya öncülük etmeyi çok değerli buluyoruz. Çünkü geleceğin yalnızca daha az tüketmekten değil; kaynaklara yeniden bakmaktan, onları döngünün içinde tutmaktan ve daha fazla değer yaratmaktan geçtiğine inanıyoruz.” “Atıktan Sanata” projesi, 23–27 Eylül 2026 tarihleri arasında Tersane İstanbul’da gerçekleştirilen Contemporary Istanbul’un 21. edisyonunda ziyaret edilebilecek.

  • Genç Girişimcinin Yeni Rotası Tek Sektör Yerine Çok Alanlı Büyüme

    Bir dönem iş dünyasında büyümenin en güçlü yollarından biri, belirli bir sektörde uzmanlaşmak ve o alanda derinleşmekti. Bugün ise girişimcilik dünyasında farklı bir yaklaşım giderek daha görünür hale geliyor: sektörler arasında bağlantı kurmak. İnşaattan teknolojiye, e-ticaretten enerjiye, gastronomiden hizmet sektörüne uzanan farklı alanları birbirinden bağımsız değil, yeni iş modellerinin parçaları olarak değerlendiren genç girişimciler; yatırım ve büyüme stratejilerini de buna göre çeşitlendiriyor. Türkiye’deki girişimcilik verileri de ekonomideki hareketliliğin tek bir sektörle sınırlı olmadığını gösteriyor. Farklı sektörlerde ortaya çıkan yeni girişimler ve hızla büyüyen şirketler, yeni nesil iş dünyasının giderek daha çok disiplinler arası düşünmeye başladığına işaret ediyor. Bu dönüşüm beraberinde önemli bir soruyu da getiriyor: Geleceğin girişimcisi tek bir sektörde uzmanlaşan mı, yoksa farklı alanlar arasındaki fırsatları okuyabilen kişi mi olacak? Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Girişimcilik ve İş Demografisi 2024 verilerine göre Türkiye’de girişimlerin doğum oranı yüzde 15,8 olarak gerçekleşti. Yeni girişimlerde en yüksek payı yüzde 32,1 ile toptan ve perakende ticaret alırken, ulaştırma ve depolamanın payı yüzde 16,8, inşaatın payı ise yüzde 10,1 oldu. 2024 yılında hızlı büyüyen girişimlerin yüzde 23,5’i imalatta, yüzde 20,5’i ticarette ve yüzde 15,2’si inşaat sektöründe faaliyet gösterdi. Türkiye ekonomisinin önemli bir bölümünü oluşturan KOBİ’lerin sayısı ise 2024 itibarıyla 3 milyon 928 bine ulaştı. KOBİ’ler toplam girişimlerin yüzde 99,6’sını, istihdamın ise yüzde 68,5’ini oluşturdu. Bu tablo, girişimcilik ekosistemindeki hareketliliğin ve farklı iş modellerinin Türkiye ekonomisindeki ağırlığını da ortaya koyuyor. YENİ NESİL İŞ İNSANI FARKLI SEKTÖRLER ARASINDA BAĞ KURUYOR Bu kapsamda genç girişimcilerin tek bir faaliyet alanına bağlı kalmak yerine farklı sektörlerde ortaya çıkan fırsatları takip ettiğine dikkat çeken Medar İnşaat Yönetim Kurulu Başkanı ve NEFA Ticaret Platformu Kurucusu Mehmet Konuralp Yılmaz, yeni dönemde sektörler arasındaki sınırların giderek daha geçirgen hale geldiğini söyledi. Yılmaz, “Bugün inşaat sektöründe faaliyet gösteren bir girişimcinin teknolojiyi bilmeden, dijital ticareti takip etmeden ya da enerji alanındaki dönüşümü görmeden uzun vadeli bir büyüme planı oluşturması giderek zorlaşıyor. Bizim kuşağımızda tek bir sektörde ilerlemekten ziyade farklı alanların birbirini nasıl besleyebileceğine yönelik güçlü bir merak var. İnşaat, teknoloji, e-ticaret, enerji ya da gastronomi birbirinden tamamen kopuk dünyalar değil. Doğru iş modeli kurulduğunda bir alanda edinilen deneyim ve ilişki ağı başka bir alanda yeni bir fırsat yaratabiliyor” dedi. “AMAÇ HER SEKTÖRE GİRMEK DEĞİL, FIRSATI DOĞRU OKUMAK” Çok sektörlü girişimciliğin her alanda aynı anda yatırım yapmak anlamına gelmediğinin altını çizen Yılmaz, asıl değişimin girişimcilerin bakış açısında yaşandığını belirtti. Yılmaz, “Genç girişimcinin önünde artık yalnızca yaşadığı şehir ya da içinde bulunduğu sektör yok. Dünyadaki iş modellerini, tüketici davranışlarını ve yeni yatırım alanlarını aynı anda takip edebiliyor. Bu nedenle ‘Ben inşaatçıyım, yalnızca inşaatla ilgilenirim’ ya da ‘Ben teknoloji alanındayım, başka bir sektöre bakmam’ anlayışı giderek değişiyor. Burada önemli olan her sektöre girmek değil; farklı sektörlerdeki gelişmeleri okuyabilmek ve kendi işinizle nerede kesiştiğini görebilmek” diye konuştu. Genç girişimcilerin farklı sektörlerle daha fazla temas kurmasının yeni ortaklıkların ve iş modellerinin önünü açabileceğini ifade eden Yılmaz, bu yaklaşımın NEFA Ticaret Platformu’nun yapısında da karşılık bulduğunu söyledi. “FARKLI MASALARDA OTURMADAN YENİ FİKİRLER ÜRETMEK ZOR” Farklı sektörlerden iş insanlarını aynı ağ içerisinde buluşturmanın girişimcilik açısından önemine değinen Yılmaz, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bir inşaatçının teknoloji girişimcisiyle, bir yazılımcının enerji sektöründen bir isimle, bir e-ticaret girişimcisinin gastronomi alanındaki bir yatırımcıyla aynı masaya oturması bazen hiç planlanmamış bir iş fikrinin başlangıcı olabiliyor. NEFA’da oluşturmaya çalıştığımız yapı da bunun üzerine kurulu. Ticaret yalnızca ürün ya da hizmet alıp satmak değil; bilgiye, deneyime ve doğru insanlara ulaşabilmek de ticaretin önemli bir parçası. Özellikle genç girişimcilerin kendi sektörlerinin dışındaki dünyalarla daha fazla temas kurması gerektiğini düşünüyorum.” Yeni dönemde girişimciliğin yalnızca şirket kurmakla değil; değişen tüketici alışkanlıklarını takip etmek, teknolojiyi iş süreçlerine dahil etmek ve farklı sektörler arasında iş birliği geliştirebilmekle şekilleneceğini belirten Yılmaz, “Önümüzdeki dönemde tek bir meslek ya da sektör tanımıyla kendisini sınırlandırmayan, farklı alanlardaki fırsatları okuyabilen girişimcileri daha fazla göreceğiz. Bence yeni nesil iş dünyasının en belirgin özelliklerinden biri de bu olacak” ifadelerini kullandı.

  • Mondrian’ın Geometrisi Mücevher Tasarımına Taşınıyor

    Sanat tarihinin en tanınabilir görsel dillerinden biri, bu kez tuval yerine mücevher üzerinde karşımıza çıkıyor. Piano Jewellery’nin Composition Collection 2026 koleksiyonu, Piet Mondrian’ın ana renkler, siyah çizgiler ve geometrik alanlar üzerine kurulu estetik yaklaşımını çağdaş mücevher tasarımı üzerinden yeniden yorumluyor. Moda ile sanat arasındaki ilişki yeni değil. Ressamların renk paletlerinden sanat akımlarının biçim anlayışına kadar pek çok görsel referans, yıllar boyunca tekstilden aksesuara farklı tasarım alanlarına taşındı. Mondrian’ın çalışmaları ise özellikle geometrik yapısı ve belirgin renk sistemi nedeniyle moda tarihinin sık başvurulan sanat referanslarından biri olmayı sürdürüyor. Piano Jewellery de Composition Collection 2026 ile sanatçının kırmızı, sarı ve maviyi siyah çizgiler ve beyaz alanlarla bir araya getiren kompozisyonlarından yola çıkıyor. Koleksiyonda geometrik formlar; altın, renkli mine ve pırlanta kullanımıyla mücevher ölçeğinde yeniden ele alınıyor. Mondrian’ın çizgi, renk ve boşluk üzerinden geliştirdiği düzen anlayışı, koleksiyonun temel tasarım referansını oluşturuyor. Kare ve dikdörtgenlerden meydana gelen renk blokları farklı mücevher formlarına uyarlanırken, renkli mine yüzeyleri ve metal çizgiler kompozisyonların sınırlarını belirliyor. Pırlanta kullanımı ise bazı tasarımlarda geometrik yüzeylere ek bir doku ve ışık katmanı ekliyor. Renk, form ve geometrinin ritmi Composition Collection 2026’da Mondrian’ın geometrik dili birebir kopyalanmak yerine farklı mücevher formlarına uyarlanıyor. Dairesel tasarımlarda kare ve dikdörtgen renk bloklarının yarattığı karşıtlık öne çıkarken, bazı parçalarda daha keskin ve mimari çizgiler kullanılıyor. Altın yüzeylere uygulanan renkli mineler ise koleksiyonun görsel kimliğini belirleyen temel unsurlardan biri haline geliyor. Bu yaklaşım, Mondrian’ın resimlerinde kurduğu renk, çizgi ve boşluk ilişkisini, üç boyutlu ve beden üzerinde hareket eden bir tasarım nesnesine dönüştürüyor. Sanattan stile uzanan çizgi Kolye, yüzük, küpe ve bilekliklerden oluşan koleksiyonda Mondrian referansı farklı ölçek ve formlarda ele alınıyor. Küpelerde çizgisel ve geometrik düzen daha belirgin biçimde görülürken, bilekliklerde daha geniş renk yüzeylerine yer veriliyor. Yüzüklerde ise mine, hacim ve geometrik sınırlar arasındaki ilişki öne çıkıyor. Böylece Mondrian’ın tuval üzerinde geliştirdiği kompozisyon anlayışı, mücevher tasarımında bedenle birlikte hareket eden farklı bir ifade alanına taşınıyor. Composition Collection 2026, sanat tarihinin tanıdık görsel kodlarının günümüz tasarımında nasıl yeniden yorumlanabildiğine dair güncel örneklerden biri. Koleksiyon aynı zamanda sanat ile moda ve mücevher arasındaki ilişkinin, yalnızca görsel bir alıntıdan ibaret olmayıp farklı malzeme ve ölçeklerde yeniden kurulabileceğini de gösteriyor. Koleksiyon İstanbul’da tanıtıldı Composition Collection 2026, İstanbul’da düzenlenen bir lansmanla tanıtıldı. Il Cortile Restaurant’ta gerçekleşen etkinlik, moda, sanat ve cemiyet dünyasından isimleri bir araya getirirken koleksiyonun farklı parçaları da ilk kez davetlilerle buluştu. Markanın reklam yüzü oyuncu Selin Türkmen’in de katıldığı davette Hatice Şendil, Aslı İnandık, İrem Helvacıoğlu, Melodi Elbirliler ve Pelin Kaya’nın da aralarında bulunduğu isimler yer aldı. Davetliler, Mondrian’ın renk ve geometri anlayışından hareketle tasarlanan kolye, yüzük, küpe ve bileklikleri inceleme imkânı buldu. Piano Jewellery Marka Direktörü Ceren Bengi, koleksiyonun çıkış noktasını Mondrian’ın renk, çizgi ve denge üzerine kurulu görsel dünyasının mücevher tasarımına uyarlanması olarak tanımladı. Markanın yaklaşımında sanatın yalnızca bir görsel referans olarak kullanılmasından çok, gündelik stil içerisinde taşınabilen bir tasarım diline dönüştürülmesi fikri öne çıkıyor. Markanın reklam yüzü Selin Türkmen de lansmanda yaptığı değerlendirmede koleksiyondaki parçaların yalnızca özel günlerle sınırlandırılmayan, günlük kullanıma da uyarlanabilen bir mücevher anlayışıyla tasarlandığını ifade etti. Lansman, Composition Collection 2026’nın yalnızca yeni bir ürün serisi olarak değil, sanat referanslarının güncel mücevher tasarımında nasıl yeniden yorumlandığını gösteren bir koleksiyon olarak konumlandırıldığı tanıtımın da parçası oldu.

  • Giydiklerimiz Düşünme, Hissetme ve Davranma Biçimimizi Nasıl Etkiliyor?

    Enclothed Cognition Nedir? Enclothed Cognition Nedir? Giydiklerimiz Düşüncelerimizi ve Davranışlarımızı Nasıl Etkiliyor? Sabah dolabın karşısında verdiğimiz karar çoğu zaman basit görünür. Bugün ne giyeceğim? Hava nasıl? Nereye gidiyorum? Rahat mı olmak istiyorum? Profesyonel mi görünmem gerekiyor? Bu pantolonun üzerine hangi ceket olur? Fakat psikoloji alanında giderek büyüyen bir araştırma alanı, bu kararın yalnızca başkalarının bizi nasıl göreceğini belirlemediğini söylüyor. Giydiğimiz şeyler, bazı koşullarda, kendimizi nasıl algıladığımızı; ne kadar güçlü, rahat, görünür ya da “rolümüze hazır” hissettiğimizi ve hatta nasıl davrandığımızı da etkileyebiliyor. Bu düşünce bugün “enclothed cognition” kavramıyla tartışılıyor. Türkçede doğrudan yerleşmiş tek bir karşılığı bulunmasa da “giysili biliş” olarak çevrilebilir. En basit tanımıyla enclothed cognition, kıyafetlerin taşıdığı sembolik anlam ile o kıyafeti fiziksel olarak giyme deneyiminin düşüncelerimiz, duygularımız ve davranışlarımız üzerindeki olası etkisini anlatıyor. Kavramı 2012 yılında psikologlar Hajo Adam ve Adam D. Galinsky akademik literatüre taşıdı. (Doi) Ancak konu sosyal medyada zaman zaman anlatıldığı kadar basit değil. “Blazer giyersen daha özgüvenli olursun”, “spor kıyafeti giyersen spor yapmak istersin” ya da daha iddialı haliyle “giydiklerin beynini değiştiriyor” gibi ifadeler, araştırmaların söylediğinin ötesine geçiyor. Bilimin anlattığı hikâye çok daha ilginç: Kıyafet tek başına sihirli bir nesne değil. Onun neyi temsil ettiği, hangi bağlamda giyildiği, kişinin o giysiyi nasıl yorumladığı ve içinde nasıl hissettiği birlikte önem kazanıyor. Kıyafet gerçekten yalnızca dış görünüş müdür? Moda uzun yıllar boyunca sosyal psikolojide büyük ölçüde başkalarının bizi nasıl değerlendirdiği üzerinden ele alındı. İnsanlar kıyafetlerden statü, meslek, kültürel aidiyet, kişilik, zevk ve sosyal kimlik hakkında çıkarımlar yapıyor. 2023 yılında Personality and Social Psychology Review dergisinde yayımlanan kapsamlı bir çalışma, giyimin ilk izlenim oluşumunun temel unsurlarından biri olduğunu ve insanların kıyafetlerden özellikle sosyal kimlik, zihinsel durum, statü ve estetik zevk hakkında bilgi çıkardığını ortaya koyuyor. Ancak araştırmacılar aynı zamanda kıyafetlerin anlamının kültüre, bağlama, zamana ve gözlemleyen kişiye göre değişebildiğinin altını çiziyor. (PubMed) Peki Başkaları kıyafetlerimizden bizi okuyabiliyorsa, biz de kendi kıyafetlerimiz üzerinden kendimizi okuyor olabilir miyiz? Enclothed cognition tam olarak bu sorunun peşinden gidiyor. Aslında fikir 2012'de birdenbire ortaya çıkmadı. Daha 2002 yılında Bettina Hannover ve Ulrich Kühnen tarafından gerçekleştirilen bir araştırmada, resmi veya gündelik kıyafetlerle deney ortamına gelen katılımcıların kendilerini tanımlama biçimlerinde farklılıklar gözlemlendi. Resmi giyinen kişiler kendilerini resmi stille ilişkilendirilen özelliklerle, gündelik giyinenler ise gündelik stille ilişkilendirilen özelliklerle daha hızlı eşleştiriyordu. Araştırmacılar bunu kıyafetin belirli bilgi ve benlik kategorilerini zihinde erişilebilir hale getirebilmesi üzerinden yorumladı. (Wiley Online Library) Yani kıyafet sadece “beni nasıl görüyorsunuz?” sorusunun değil, bazen “ben kendimi şu anda nasıl görüyorum?” sorusunun da parçası olabilir. Her şey bir laboratuvar önlüğüyle başladı Enclothed cognition kavramının geniş kitlelere ulaşmasını sağlayan çalışma 2012 yılında Journal of Experimental Social Psychology dergisinde yayımlandı. Hajo Adam ve Adam Galinsky bir laboratuvar önlüğü kullandı. Bunun nedeni oldukça zekiceydi. Çünkü laboratuvar önlüğü yalnızca beyaz bir kumaş parçası değildi. Batı kültüründe doktorluk ve bilim insanlığıyla; dolayısıyla dikkat, titizlik ve özen gibi özelliklerle ilişkilendirilebiliyordu. Araştırmacıların teorisine göre kıyafetlerin psikolojik etkisi için iki şeyin bir araya gelmesi gerekiyordu: kıyafetin sembolik anlamı ve onu fiziksel olarak giymek. Çalışmanın farklı deneylerinde katılımcılara aynı veya benzer laboratuvar önlükleri giydirildi; fakat önlük farklı şekillerde tanımlandı. Bazı katılımcılara bunun bir doktor önlüğü olduğu, bazılarına ise ressam önlüğü olduğu söylendi. Araştırmacılar doktor önlüğü anlamı yüklenen giysiyi gerçekten giyen katılımcılarda bazı dikkat görevlerinde daha yüksek performans raporladı. Sadece önlüğü görmek veya ona farklı bir anlam yüklemek aynı sonucu üretmedi. (Doi) Çalışmanın ortaya attığı asıl fikir bu nedenle “beyaz önlük insanı daha zeki yapar” değildi. Daha ilginç olan ise, bir nesnenin bizim için taşıdığı anlam, onu bedenimizin üzerinde deneyimlediğimizde kendimizle ilgili bilişsel süreçlerin bir parçası haline gelebilmesiydi. “Bu kıyafeti giyen biri nasıl davranır?” Enclothed cognition'ı günlük hayata uyarladığımızda mekanizmayı anlamanın yollarından biri ise, Bu kıyafeti giyen biri benim zihnimde kim? sorusunu kendimize sorabilmemizdeydi. Blazer ceket sizin için profesyonellik, ciddiyet ve hazırlık anlamına gelebilir. Koşu kıyafetiniz hareket ve disiplinle ilişkilendirilebilir. Çok sevdiğiniz bir elbise görünürlük, özgüven veya sosyal olma haliyle bağlantılı olabilir. Üniforma otoriteyi, sorumluluğu veya belirli bir grup kimliğini çağrıştırabilir. Burada kritik nokta, bu anlamların evrensel olmamasıdır. Bir takım elbise bir kişi için güç ve yetkinlik anlamına gelirken başka biri için katılık, kurumsallık veya kendisi olamamak anlamına gelebilir. Aynı sweatshirt evde çalışan biri için rahatlık ve yaratıcılığı desteklerken başka biri için “iş günü başlamadı” hissi yaratabilir. Dolayısıyla enclothed cognition için daha doğru diyebileceğimiz formül; kıyafet + kişinin o kıyafete yüklediği anlam + bağlam + fiziksel deneyim. 2026 yılında yayımlanan Applied Psychology in Fashion kitabının enclothed cognition bölümünde de güncel literatür tam bu çerçeve üzerinden ele alınıyor. Araştırmacılar kıyafetin etkisini yalnızca görünüm açısından değil; formal giyimin bilişsel işleme, üniformaların sosyal davranışlara ve bazı beden odaklı giysilerin öz-nesneleştirmeye etkileri gibi oldukça farklı alanlar üzerinden değerlendiriyor. (Springer) Resmi Giyindiğimizde Gerçekten Farklı mı Düşünüyoruz? 2015 yılında Michael Slepian ve çalışma arkadaşları resmi giyimin bilişsel süreçlerle ilişkisini araştırdı. Beş çalışmada araştırmacılar daha resmi giyinmenin insanların olayları daha soyut ve bütünsel düzeyde değerlendirmesiyle ilişkili olabileceğini bildirdi. Bulguların bir kısmında bu ilişkiye kişinin hissettiği gücün aracılık ettiği öne sürüldü. (Columbia Business School) Bu sonuç popüler kültürde hızla “takım elbise daha iyi düşünmenizi sağlar” şeklinde yorumlandı. Ancak bilimsel tablo bundan daha ihtiyatlı. 2017'de yayımlanan ön kayıtlı araştırmalar, formal kıyafet ile soyut düşünme arasındaki ilk bulguların tamamını aynı şekilde yeniden üretemedi ve etkinin yönteme ve bağlama duyarlı olabileceğine işaret etti. (ScienceDirect) Bu önemli. Çünkü moda psikolojisi alanında en dikkat çekici sonuçlardan biri aslında "Kıyafetlerin etkisi sabit değil; anlamları gibi etkileri de bağlamsal." olabilir. Takım Elbise Bir Müzakereyi Değiştirebilir mi? 2014 yılında Michael Kraus ve Wendy Berry Mendes, kıyafetin sosyal statü sinyalleri üzerinden kişiler arası davranışa etkisini araştırdı. Erkek katılımcılar bir müzakere öncesinde daha yüksek sosyal statüyü çağrıştıran iş kıyafetleri veya daha düşük statüyle ilişkilendirilen gündelik kıyafetler giydi. Çalışmada kıyafet koşulları müzakere davranışları ve bazı fizyolojik ölçümlerle ilişkili bulundu; iş kıyafeti giyen katılımcıların pazarlıkta daha avantajlı davranışlar sergilediği raporlandı. İlginç biçimde kıyafet yalnızca onu giyeni değil, karşısındaki kişinin tepkilerini de etkiledi. (PubMed) Bu bize enclothed cognition'dan daha geniş bir döngüyü gösteriyor: Ne giyiyorum → kendimi nasıl algılıyorum → nasıl davranıyorum → karşımdaki beni nasıl algılıyor → bana nasıl davranıyor → ben buna nasıl karşılık veriyorum. Dolayısıyla modanın psikolojik etkisini yalnızca kişinin zihninde gerçekleşen kapalı bir süreç olarak görmek eksik kalabilir. Kıyafet aynı zamanda sosyal bir iletişim aracı. Evden Çalışırken Pijama mı, Blazer mı? Pandemi ve uzaktan çalışma dönemi bu tartışmaya oldukça ilginç bir alan açtı. Evden çalışan biri “işe gider gibi” mi giyinmeli? Yoksa rahat kıyafetler verimliliği artırabilir mi? 2022'de Academy of Management Discoveries dergisinde yayımlanan iki çok günlük deneyde araştırmacılar uzaktan çalışanların iş kıyafetleri, ev kıyafetleri ve üstü resmi-altı gündelik olan hibrit kombinasyonlarla çalışmasını karşılaştırdı. Sonuç şaşırtıcıydı. İş kıyafetleri tutarlı biçimde daha fazla güç hissi yaratmadı. Ev kıyafetleri ise bazı koşullarda özgünlük ve işe katılım hissini artırdı. Araştırmacılar buradan “enclothed harmony” ve “enclothed dissonance” kavramlarını geliştirdi: Bir kişinin kıyafeti içinde bulunduğu ortam ve rolüyle sembolik olarak uyumlu olduğunda psikolojik sonuçlar farklılaşabiliyordu. (AOM Journals) Bu bulgu, “başarılı olmak için profesyonel giyinmelisiniz” gibi basit reçeteleri ciddi biçimde sorguluyor. Belki de mesele daha resmi giyinmek değil, yaptığımız iş ve olmak istediğimiz hal ile uyumlu giyinmek. İş Hayatında “İyi Giyindiğim Gün” Hissi Gerçekten var mı? 2023'te yayımlanan Wearing Your Worth at Work araştırması kıyafeti laboratuvarın dışına taşıdı. Araştırmacılar çalışanların günlük kıyafetlerinin estetik, çevreye uygunluk ve özgünlük gibi boyutlarının gün içindeki benlik saygısı ve davranışlarıyla ilişkisini inceledi. Çalışmalar, insanların kıyafetleriyle ilgili o günkü değerlendirmelerinin “state self-esteem”, yani o ana ait benlik saygısıyla ilişkili olabileceğini; bunun da görev ilerlemesi ve sosyal kaçınma gibi davranışlarla bağlantı kurabildiğini gösterdi. Sosyal etkileşimin yoğun olduğu günlerde bazı ilişkiler daha belirgin hale geldi. (Doi) Muhtemelen birçok insan bunun günlük hayattaki karşılığını tanıyor: “Bugün üzerimdekilerle kendimi iyi hissediyorum.” Bu cümle yalnızca estetik beğeniyle ilgili olmayabilir. Kıyafet kişinin kendini bulunduğu ortama uygun, yeterli, özgün veya görünür hissetmesinin parçalarından biri haline gelebilir. Giydiklerimiz Satın Alma Kararlarımızı Bile Etkileyebilir mi? Moda ile tüketici psikolojisinin birleştiği ilginç çalışmalar da var. 2019'da Journal of the Association for Consumer Research dergisinde yayımlanan bir araştırma, daha resmi ve profesyonel giyinmenin bazı koşullarda insanların satın alma eğilimini artırabildiğini gösterdi. Araştırmacılar bu sonucu formal giyimin yarattığı sosyal özgüven hissiyle ilişkilendirdi. Ancak çok daha önemli bir ayrıntı vardı. Formal giyimin olumsuz karşılandığı karşı-kültür ortamlarında ilişki tersine dönebiliyordu. (RCNi Company Limited) Bu sonuç enclothed cognition'ın en kritik özelliklerinden birini, yani "Bir kıyafetin psikolojik anlamı kumaşın içine dikilmiş değildir. Anlam kültürden, ortamdan ve kişiden gelir"i gösteriyor. Her Kıyafet Etkisi Olumlu Olmak Zorunda Değil “Giydiklerimiz bizi güçlendirebilir” fikri çekici olduğu için enclothed cognition çoğu zaman pozitif örneklerle anlatılıyor. Ancak kıyafet bazen tam tersine bilişsel yük de yaratabilir. Klasik bir örnek, 1998'de Barbara Fredrickson ve çalışma arkadaşlarının öz-nesneleştirme üzerine yaptığı deneylerdir. Araştırmada bazı kadın katılımcıların mayo giymesi bedenlerine dışarıdan bakan bir gözlemci perspektifine yönelmeleriyle, beden utancı ve bazı koşullarda bilişsel performanstaki düşüşle ilişkilendirildi. (PubMed) Bu araştırmayı doğrudan tüm kadınlara veya tüm açık kıyafetlere genellemek doğru olmaz. Ancak daha geniş açıdan bakmak gerekirse, kıyafetlerin psikolojik etkisi yalnızca güç, başarı ve özgüven üzerinden düşünülmemeli. Beden farkındalığı, rahatsızlık, aidiyet, uyumsuzluk, stereotipler ve kişinin başkaları tarafından nasıl değerlendirildiğine dair kaygısı da denklemin parçası olabilir. Peki 2012'deki Ünlü “Doktor Önlüğü” Deneyi Gerçekten Doğru muydu? Burada araştırmanın en önemli kısmına geliyoruz. 2019 yılında Devin Burns ve çalışma arkadaşları Adam ve Galinsky'nin orijinal laboratuvar önlüğü çalışmalarından birini ön kayıtlı ve çok daha yüksek örneklem gücüne sahip bir tasarımla doğrudan tekrar etmeye çalıştı. Sonuçta, orijinal çalışmada bildirilen Stroop dikkat etkisi tekrarlanamadı. Araştırmacılar, varsa bile bu özel etkinin ilk deneyin güvenilir biçimde saptayabileceğinden daha küçük olabileceği sonucuna vardı. Adam ve Galinsky de daha sonra yayımladıkları yorumda replikasyonun yetkin biçimde gerçekleştirildiğini kabul ederek, orijinal Stroop bulgularının sorgulanması gerektiğini belirtti. (ScienceDirect) Bu, “enclothed cognition çürütüldü” anlamına mı geliyor? Hayır. Ama “doktor önlüğü giyersen dikkatin kesin artar” demenin bilimsel olarak savunulabilir olmadığını gösteriyor. Bugünkü Bilim Ne Söylüyor? Bu tartışmaya şimdiye kadarki en kapsamlı yanıtlardan biri Horton, Adam ve Galinsky'nin gerçekleştirdiği meta-analizden geldi. Araştırmacılar 24 makaledeki 40 çalışmadan 105 etkiyi ve toplam 3.789 katılımcıyı değerlendirdi. Sonuçları oldukça nüanslıydı. Erken dönem enclothed cognition araştırmalarının tekrarlanabilirliği konusunda ciddi soru işaretleri vardı. Buna karşılık, araştırma yöntemlerinin iyileştiği 2015 sonrası literatürde kıyafetlerin sembolik anlamlarının düşünce, duygu ve davranışlarla ilişkisini destekleyen genel bir kanıt tabanı bulundu. (Doi) Başka bir ifadeyle, Enclothed cognition'ın temel fikri yaşamaya devam ediyor; fakat ilk yıllardaki bazı dramatik örnekleri eskisi kadar kesin kabul edilmiyor. 2026'da yayımlanan Applied Psychology in Fashion kitabı da alanı artık yalnızca laboratuvar önlüğü deneyinden ibaret görmüyor. Enclothed cognition; kimlik, formalite, üniforma, beden algısı, iş yaşamı, sosyal davranış ve bağlamla birlikte incelenen daha geniş bir moda psikolojisi alanına dönüşmüş durumda. (Springer) O Halde Kıyafet Beynimizi Gerçekten “Değiştiriyor” mu? Bu ifade sosyal medya için güçlü olabilir ama bilimsel olarak fazla iddialı. Mevcut araştırmalar bize belirli bir kıyafetin beynin yapısını değiştirdiğini söylemiyor. Daha doğru ifade etmek gerekirse, Giydiğimiz kıyafetler, taşıdıkları sembolik anlam ve içinde bulunduğumuz bağlam aracılığıyla kendimizi algılama biçimimizi, bazı bilişsel süreçlerimizi, duygularımızı ve davranışlarımızı etkileyen uyaranlardan biri olabilir. Kimi zaman bu etki daha odaklı hissetmek olabilir. Kimi zaman güç. Kimi zaman özgünlük. Kimi zaman sosyal özgüven. Kimi zaman ise tam tersine rahatsızlık veya öz-farkındalığın artması. Ve kıyafetin etkisini başkalarının bize yönelik tepkilerinden tamamen ayırmak da kolay değildir. Güncel sosyal psikoloji literatürü giyimin ilk izlenim ve statü algısında önemli bir rol oynadığını açık biçimde gösteriyor. (PubMed) Bu nedenle “Bu ceketin gizli bir psikolojik gücü var mı?” sorusundan çok, “Bu ceket benim için neyi temsil ediyor; onu giydiğimde kendimi nasıl görüyorum ve bulunduğum ortamda hangi davranışları daha ulaşılabilir hale getiriyor?” sorusu olabilir. Belki de Stil, Kendimize Verdiğimiz Bir Mesajdır Moda üzerine konuşurken çoğu zaman bakışı dışarı çeviriyoruz. Beni nasıl görüyorlar? Bu bana yakışıyor mu? Moda mı? Yeterince profesyonel görünüyor muyum? Fakat enclothed cognition konuya başka bir açıdan bakıyor. Ben bu kıyafetin içindeyken kendimi nasıl görüyorum? Belki sabah üzerimize geçirdiğimiz blazer bizi otomatik olarak daha yetkin yapmıyor. Fakat yıllardır önemli toplantılarla ilişkilendirdiğimiz bir ceketi giydiğimizde zihnimizde “şimdi çalışma zamanı” işareti yanabiliyor. Spor kıyafetleri bizi otomatik olarak spor yapan biri haline getirmiyor. Ama hareket etme niyetimizle aramızdaki küçük ritüellerden biri olabilir. Yıllardır sakladığımız renkli bir elbise özgüveni kumaşın içinde taşımıyor. Fakat kendimizi en görünür, en neşeli veya en çok “kendimiz” hissettiğimiz anlarla ilişkilendirdiğimiz için o duyguya geri dönmemizi kolaylaştırabilir. Belki de bu yüzden stil yalnızca dış dünyaya gönderdiğimiz bir mesaj değil. Bazen kendimize gönderdiğimiz bir mesaj. Ve modanın psikolojiyle kesiştiği en ilginç alanlardan biri de burada başlıyor. Dolabımız yalnızca geçmişte kim olduğumuzun arşivi olmayabilir. Aynı zamanda her sabah, o gün kim olmak istediğimizle ilgili küçük seçimler yaptığımız bir alan olabilir. Kaynaklar · Adam, H. & Galinsky, A. D. (2012). “Enclothed Cognition.” Journal of Experimental Social Psychology, 48(4), 918–925. DOI: 10.1016/j.jesp.2012.02.008. Kavramı ortaya koyan ve laboratuvar önlüğü deneylerini içeren temel çalışma. (Doi) · Burns, D. M., Fox, E. L., Greenstein, M., Olbright, G. & Montgomery, D. (2019). “An Old Task in New Clothes: A Preregistered Direct Replication Attempt of Enclothed Cognition Effects on Stroop Performance.” Journal of Experimental Social Psychology, 83, 150–156. Orijinal dikkat bulgusunun yüksek güçlü doğrudan replikasyonu. (ScienceDirect) · Horton, C. B., Adam, H. & Galinsky, A. D. “Evaluating the Evidence for Enclothed Cognition: Z-Curve and Meta-Analyses.” Personality and Social Psychology Bulletin. İlk olarak 2023'te çevrimiçi yayımlandı; 105 etki, 40 çalışma, 24 makale ve 3.789 katılımcıyı değerlendiren kapsamlı meta-analiz. (Doi) · Gruber Baitz, R. & Rogaten, J. (2026). “Enclothed Cognition: How Clothing Shapes Our Thoughts, Feelings, and Behaviour.” Applied Psychology in Fashion: A Research-Informed Approach, Palgrave Macmillan/Springer Nature, s. 119–144. Güncel moda psikolojisi literatürünün kapsamlı sentezi. (Springer) · Hannover, B. & Kühnen, U. (2002). “The Clothing Makes the Self Via Knowledge Activation.” Journal of Applied Social Psychology, 32, 2513–2525. Kıyafet stilinin kişinin kendisini tanımlama biçimiyle ilişkisini inceleyen erken dönem araştırmalardan biri. (Wiley Online Library) · Slepian, M. L., Ferber, S. N., Gold, J. M. & Rutchick, A. M. (2015). “The Cognitive Consequences of Formal Clothing.” Social Psychological and Personality Science, 6, 661–668. Formal giyim ve soyut bilişsel işleme ilişkisini inceleyen beş çalışma. (Doi) · Burger, A. M. & Bless, H. (2017). “Cognitive Consequences of Formal Clothing: The Effects of Clothing Versus Thinking of Clothing.” Comprehensive Results in Social Psychology, 2, 228–252. Formal kıyafetin bilişsel etkilerinin tekrarlanabilirliğini ve yönteme duyarlılığını araştırıyor. (Taylor & Francis Online) · Kraus, M. W. & Mendes, W. B. (2014). “Sartorial Symbols of Social Class Elicit Class-Consistent Behavioral and Physiological Responses: A Dyadic Approach.” Journal of Experimental Psychology: General, 143(6), 2330–2340. Kıyafet, statü sinyalleri ve müzakere davranışı arasındaki ilişkiyi inceliyor. (PubMed) · Bailey, E. R., Horton, C. B. & Galinsky, A. D. (2022). “Enclothed Harmony or Enclothed Dissonance? The Effect of Attire on the Authenticity, Power, and Engagement of Remote Workers.” Academy of Management Discoveries, 8(3), 341–356. Uzaktan çalışma, kıyafet-bağlam uyumu, özgünlük ve işe katılım üzerine iki çok günlük deney. (AOM Journals) · Kim, J. K., Holtz, B. C. & Vogel, R. M. (2023). “Wearing Your Worth at Work: The Consequences of Employees' Daily Clothing Choices.” Academy of Management Journal. Günlük kıyafet tercihleri, benlik saygısı ve iş davranışlarını ele alıyor. (Doi) · Cutright, K. M., Srna, S. & Samper, A. (2019). “The Aesthetics We Wear: How Attire Influences What We Buy.” Journal of the Association for Consumer Research, 4(4), 387–397. Formal giyim, sosyal özgüven ve tüketici davranışı ilişkisini inceliyor. (RCNi Company Limited) · Hester, N. & Hehman, E. (2023). “Dress is a Fundamental Component of Person Perception.” Personality and Social Psychology Review, 27(4), 414–433. Kıyafetin ilk izlenim, sosyal kimlik, statü ve estetik değerlendirmedeki yerini inceleyen kapsamlı derleme. (PubMed) · Fredrickson, B. L., Roberts, T. A., Noll, S. M., Quinn, D. M. & Twenge, J. M. (1998). “That Swimsuit Becomes You: Sex Differences in Self-Objectification, Restrained Eating, and Math Performance.” Journal of Personality and Social Psychology, 75(1), 269–284. Kıyafet, öz-nesneleştirme ve bilişsel performans ilişkisine dair klasik çalışmalardan biri. (PubMed)

  • İpekyol Group Sürdürülebilirlikte Kadın ve İklim Odağını Güçlendirdi

    Moda sektöründe sürdürülebilirlik tartışması artık yalnızca kullanılan materyaller ya da koleksiyonların çevresel etkisi üzerinden ilerlemiyor. Bir markanın enerjiyi nasıl kullandığı, emisyonlarını nasıl yönettiği, çalışanlarına nasıl bir çalışma ortamı sunduğu ve kadınların karar mekanizmalarındaki temsilini nasıl desteklediği de bu dönüşümün önemli parçaları arasında. Ipekyol Group’un yayımladığı 2025 Sürdürülebilirlik Raporu da bu daha geniş çerçeveye işaret ediyor. Ipekyol, Twist ve Machka markalarını bünyesinde bulunduran Grup; iklim değişikliğiyle mücadeleden yenilenebilir enerji kullanımına, kadın istihdamından eğitim projelerine kadar uzanan çalışmalarını ve önümüzdeki dönem hedeflerini raporda bir araya getirdi. Raporda öne çıkan verilerden biri kadın çalışanların temsili. Ipekyol Group’un 2 bin 653 çalışanının yüzde 82’sini kadınlar oluştururken, üst yönetimde kadın temsil oranı yüzde 43,75 seviyesinde. Çevresel hedefler tarafında ise Edirne Fabrikası’nın enerji ihtiyacının yenilenebilir kaynaklardan karşılanması ve Grup’un 2050 net sıfır emisyon hedefi dikkat çekiyor. Kadın İstihdamı ve Yönetimde Temsil Ipekyol, Twist ve Machka markalarını bünyesinde bulunduran Ipekyol Group’un 2025 Sürdürülebilirlik Raporu’nda öne çıkan başlıklardan biri kadın istihdamı ve kadınların yönetim kademelerindeki temsili oldu. 2025 yılı itibarıyla 2 bin 653 kişiye istihdam sağlayan Ipekyol Group’un çalışanlarının yüzde 82’sini kadınlar oluşturuyor. C-Level pozisyonlar dâhil 16 kişiden oluşan üst yönetim ekibinde ise yedi kadın yönetici görev yapıyor. Bu verilerle birlikte üst yönetimde kadın temsil oranı yüzde 43,75 seviyesinde bulunuyor. https://www.ipekyolgroup.com/surdurulebilirlik-raporlari.html Grup, kadınların eğitim ve kariyer olanaklarına erişimini desteklemeye yönelik farklı projeler de yürütüyor. Türk Eğitim Vakfı ile gerçekleştirilen iş birliği kapsamında 2025 yılında 300 kız lise ve üniversite öğrencisine burs desteği sağlandı. Programın ilerleyen dönemlerde staj, iş ve mentorluk olanaklarıyla genişletilmesi hedefleniyor. Bursa Necatibey Kız Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde oluşturulan Ipekyol Group Atölyesi ise öğrencilerin mesleki bilgi ve becerilerinin geliştirilmesine yönelik çalışmalardan biri. Bunun yanı sıra İMA iş birliğiyle yürütülen Moda Yönetimi Master Class programı ve “Çık Kozandan Aç Kanatlarını” gelişim programı kapsamında genç kadınların eğitim ve kariyer süreçlerine yönelik çalışmalar sürdürülüyor. Edirne Fabrikası Enerji İhtiyacını Yenilenebilir Kaynaklardan Karşılıyor Raporun çevresel sürdürülebilirlik bölümünde emisyon yönetimi, enerji verimliliği, yenilenebilir enerji kullanımı, döngüsel ekonomi ve kaynak kullanımı gibi başlıklar yer alıyor. Edirne Fabrikası’nın çatısına kurulan güneş enerjisi sistemiyle tesisin enerji ihtiyacının tamamının yenilenebilir kaynaklardan karşılandığı belirtiliyor. Edirne Güneş Enerjisi Projesi kapsamında 2025 yılında 1 milyon 502 bin 208 kWh elektrik üretildi. Grup ayrıca mağazalardaki enerji tüketimini azaltmaya yönelik LED dönüşüm çalışmalarını sürdürüyor. Proje kapsamında aydınlatma kaynaklı enerji kullanımında yaklaşık yüzde 30 tasarruf potansiyeli hedefleniyor. Ipekyol Group, TEMA Vakfı ile yürüttüğü iş birliği kapsamında 2025 yılında 10 bin ağaç dikimi gerçekleştirdiğini açıkladı. Raporda ayrıca atık miktarının azaltılması, geri dönüştürülebilir malzeme kullanımının artırılması, ambalaj hacminin düşürülmesi ve döngüsel tasarım uygulamalarının geliştirilmesi de önümüzdeki dönemin çalışma alanları arasında sıralanıyor. 2050 İçin Net Sıfır Hedefi Ipekyol Group’un iklim değişikliğiyle mücadele kapsamında açıkladığı hedefler arasında emisyon azaltımı da bulunuyor. Grup, 2030 yılına kadar Kapsam 1 emisyonlarını yüzde 50, Kapsam 2 emisyonlarını yüzde 100 ve Kapsam 3 emisyonlarını yüzde 25 azaltmayı hedefliyor. 2040 yılı için toplam emisyonlarda yüzde 90 azaltım hedefi belirlenirken, 2050 yılında net sıfır emisyon seviyesine ulaşılması planlanıyor. Sera gazı emisyonlarını GHG Protokolü Kurumsal Muhasebe ve Raporlama Standardı doğrultusunda takip ettiğini belirten Ipekyol Group, iklim değişikliğinden kaynaklanabilecek fiziksel riskleri ve geçiş risklerini de kurumsal risk yönetimi süreçleri kapsamında değerlendirdiğini ifade ediyor. “Geleceğin Modasını Sorumluluk Anlayışıyla Şekillendirmeliyiz” Ipekyol Group CEO’su Uğur Ayaydın, 2025 Sürdürülebilirlik Raporu’na ilişkin değerlendirmesinde sürdürülebilirliğin şirketin uzun vadeli yaklaşımının bir parçası olarak ele alındığını belirterek şunları söyledi: “Moda sektörünün geleceğinin yalnızca tasarım, estetik ve trendlerle değil; üretimin nasıl gerçekleştirildiği, kaynakların nasıl kullanıldığı ve yaratılan değerin toplumla nasıl paylaşıldığıyla da şekilleneceğine inanıyoruz. Bu nedenle sürdürülebilirliği işimizin yanında yürüttüğümüz ayrı bir çalışma alanı olarak değil, karar alma biçimimizin ve uzun vadeli büyüme yaklaşımımızın bir parçası olarak görüyoruz. 2025 yılında kadınların çalışma hayatında ve karar mekanizmalarında daha güçlü biçimde yer almasını desteklerken, iklim değişikliğiyle mücadelede yenilenebilir enerji, emisyon yönetimi ve kaynak verimliliği alanlarındaki çalışmalarımıza hız verdik. Raporumuz, kaydettiğimiz ilerlemenin yanı sıra gelişim alanlarımızı ve gelecek hedeflerimizi de şeffaflıkla ortaya koyuyor. Ipekyol Group olarak kadınların güçlendiği, iklim için harekete geçilen ve kalıcı değer üreten bir geleceğin dokusunu oluşturmak için çalışmayı sürdüreceğiz.”

  • Zeliha Sunal'dan Dünya Temizlik Günü Etkinliği ve İzmir'de Kitap İmza Günleri

    Sürdürülebilir yaşam yalnızca daha az tüketmekten değil, elimizdekilere nasıl baktığımızı yeniden düşünmekten de geçiyor. Atıkların dönüştürülmesi, yeniden kullanım kültürünün yaygınlaşması ve çevre bilincinin günlük hayatın bir parçası hâline gelmesi için çalışmalarını sürdüren sanatçı Zeliha Sunal, Dünya Temizlik Günü kapsamında gençlerle bir araya geldi. Küçükçekmece Gölü’nde gerçekleştirilen temizlik etkinliğine katılan Sunal, çevre farkındalığına dikkat çekerken; bu hafta ise sürdürülebilir yaşam temasını odağına alan iki kitabıyla İzmir’de okurlarıyla buluşmaya hazırlanıyor. Sanatçı Zeliha Sunal, 20 Eylül Dünya Temizlik Günü kapsamında Küçükçekmece Belediyesi Kent Konseyi ile İstanbul Aydın Üniversitesi öğrencilerinin birlikte gerçekleştirdiği etkinliğe katıldı. Katılımcılar, Küçükçekmece Gölü çevresinin temizliği için birlikte harekete geçti. Etkinliğe göl kenarında piknik yapan ailelerin de katılmasıyla çevreye sahip çıkma çağrısı daha geniş bir buluşmaya dönüştü. Çevre bilincini artırmak ve sürdürülebilir yaşam konusunda toplumsal farkındalığı güçlendirmek amacıyla gerçekleştirilen etkinlik hakkında Zeliha Sunal şunları söyledi: “Dünya Temizlik Günü etkinliğinde gençlerle bir araya gelmekten mutluluk duydum. Yaşanabilir bir dünya için herkesin mutlaka yapabileceği birçok şey var. Bugün bu etkinlikte atıklarımıza sahip çıkmayı anlattık. Bunu hayatımızın her gününe yayabiliriz.” Temizlik etkinliğinin ardından Zeliha Sunal, bu hafta İzmir’de okurlarıyla bir araya gelecek. Sunal, 23 Eylül Çarşamba günü saat 20.00’de İzmir Karataş’taki Rio Antika Cafe’de, 24 Eylül Perşembe günü saat 20.00’de ise Alsancak’taki Madame Prokopp’ta olacak. Geçtiğimiz haftalarda yayımlanan iki kitabı için düzenlenecek imza günlerinde sanatçı, yetişkinler için hazırladığı “Atığın Ötesi: Daha Az Tüketerek Daha Çok Yaşamak” ile çocuklara yönelik “İpek ve Dönüşüm Takımı: Büyük Dönüşüm Haritası” adlı eserlerini okurları için imzalayacak. Atıksız yaşam konusunda farkındalık yaratmaya devam eden Sunal, “Her atık çöp değildir. Eşyanızı yeniden kullanılabilir hâle getirmeniz mümkün.” sözleriyle yeniden kullanım kültürünün önemine dikkat çekiyor. Sanatçı, hem yetişkinlere hem de çocuklara hitap eden çalışmalarıyla doğaya duyulan sevgiyi, kaynakların değerini ve dönüşümün mümkün olduğunu sanat ve edebiyat aracılığıyla farklı kuşaklara aktarmayı sürdürüyor.

  • Rol Senin, Türkiye’nin Yeni Oyuncularını Keşfetmeye Hazırlanıyor

    Bir oyuncunun keşfedilmesi için hâlâ İstanbul’da yaşaması, doğru çevreleri tanıması ya da sosyal medyada binlerce takipçiye sahip olması mı gerekiyor? Ekran değişiyor. Televizyonun yanına dijital platformlar, dikey diziler, mikro dramalar ve mobil ekran için geliştirilen yeni anlatı biçimleri eklenirken, sektörün yalnızca yeni hikâyelere değil, yeni yüzlere ve farklı oyunculuk dillerine de ihtiyacı artıyor. 2027’nin başında hayata geçirilmesi planlanan “Rol Senin”, tam da bu noktadan hareket eden yeni bir yetenek keşif projesi. Türkiye’nin farklı şehirlerinde yaşayan, oyunculuk yeteneğine güvenen ancak profesyonel sektörle henüz buluşamamış kişilere ulaşmayı hedefleyen proje, adayların yaşadığı şehirden, sahip olduğu çevreden ya da sosyal medyadaki görünürlüğünden bağımsız olarak kendilerini gösterebilecekleri dijital bir başvuru sistemi üzerine kuruluyor. Yapımcılığını Kreatif Kültür Yöneticisi Genco Demirer’in, genel sanat yönetmenliğini ise Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi İstanbul Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü Oyunculuk Anasanat Dalı’ndan Doçent Ebru Aracı’nın üstlendiği projede adaylar, ilk aşamada kendilerini ve oyunculuk performanslarını gösterdikleri bir dakikalık seçme videosuyla başvurabilecek. Ancak “Rol Senin” kendisini yalnızca yeni oyuncuların yarıştığı bir casting projesi olarak konumlandırmıyor. Projenin çıkış noktasında daha geniş gündem maddesi var. Değişen ekran kültürünün oyuncuları nasıl değişecek ve geleceğin oyuncuları bugün nerede keşfedilecek? “YENİ ANLATI BİÇİMLERİ KENDİ OYUNCULARINI DA DOĞURACAK” Projenin yapımcısı Genco Demirer, “Rol Senin”in yalnızca bir yarışma veya klasik bir casting organizasyonu olarak değil, değişen görsel anlatı kültürünün ihtiyaçlarına cevap verecek uzun vadeli bir yetenek keşif platformu olarak tasarlandığını belirtti. Televizyon, dijital platformlar ve sosyal medya arasındaki sınırların değiştiğine dikkati çeken Demirer, dikey diziler, mikro dramalar ve mobil ekran için geliştirilen yeni kurmaca biçimlerinin önümüzdeki dönemde daha fazla öne çıkacağını ifade etti. Demirer, “Yeni anlatı biçimleri yalnızca yeni süreler ve yeni ekran oranları yaratmıyor, kendi oyunculuk dilini ve zaman içinde kendi yıldızlarını da yaratıyor. Ben Rol Senin’e biraz da buradan bakıyorum. Bugün keşfedeceğimiz oyuncular birkaç yıl sonra henüz adını bile koymadığımız bir formatın yıldız yüzleri olabilir.” dedi. Sektörde yeni yüzlerin keşfedilmesinin önemine işaret eden Demirer, profesyonel sektörle henüz temas etmemiş çok sayıda yetenek bulunduğunu belirterek şöyle devam etti: “Bir oyuncunun İstanbul’da yaşamıyor olması, doğru çevreye sahip olmaması ya da sosyal medyada yüz binlerce takipçisinin bulunmaması onun yeteneği hakkında hiçbir şey söylemez. Görünürlük ile yeteneği birbirine karıştırdığımız bir dönem yaşadık. Sosyal medya çok güçlü bir keşif alanı yarattı, bunu reddetmek mümkün değil. Fakat takipçi sayısı, kamera karşısında karakter kurabilmenin ya da bir hikâyeyi taşıyabilmenin ölçüsü değil. Biz gürültünün içinden en yüksek sesi değil, gerçek oyunculuk potansiyelini duymaya çalışacağız.” “YENİ YÜZ, İZLEYİCİDE YENİ BİR ALAN AÇABİLEN OYUNCUDUR” Yeni oyuncuların keşfedilmesinin izleyici açısından da önemli olduğunu vurgulayan Demirer, sinema ve televizyon tarihinde daha önce tanınmayan oyuncuların izleyici üzerinde güçlü etkiler yaratabildiğini söyledi. Demirer, “İnsan algısı yeniliğe ve beklenmedik olana karşı doğal olarak dikkat üretir. Bazen daha önce hiç tanımadığımız bir yüzün ekranda yarattığı etki de buradan gelir. İzleyici o yüzle ilgili henüz hazır bir hükme sahip değildir; karakterle oyuncuyu birlikte keşfeder. Bizim için ‘yeni yüz’ yalnızca daha önce meşhur olmamış kişi demek değil. İzleyicide yeni bir duygusal ve zihinsel alan açabilen oyuncu demek.” ifadelerini kullandı. “TEMİZ İÇERİK, RİSKSİZ İÇERİK DEĞİLDİR” Projenin uzun vadeli hedefinin yalnızca yeni oyuncular keşfetmek olmadığını belirten Demirer, keşfedilen yeteneklerin nitelikli yapımlarla buluşturulmasının da önem taşıdığını kaydetti. Demirer, içerik üretiminde oyuncuya, izleyiciye ve yapılan işin niteliğine saygının korunması gerektiğini vurgulayarak, “Ben ‘temiz içerik’ meselesini çok önemsiyorum. Temiz içerikten kastım steril, çatışmasız ya da cesaretsiz işler değil. Hikâyeyi skandalla, teşhirle veya birkaç saniyelik dikkat uğruna insanı tüketerek kurmayan içerikten söz ediyorum. Oyuncunun mahremiyetine, izleyicinin zekâsına ve yapılan işin zanaatına saygı duyan içerik. Özellikle sosyal medya kültüründen profesyonel dizi ve sinema üretimine geçerken bu ayrımı yeniden kurmamız gerektiğini düşünüyorum.” diye konuştu. Oyunculuğun doğal yeteneğin yanı sıra çalışma ve disiplin gerektirdiğine dikkati çeken Demirer, “Ham yetenek çok kıymetlidir ama tek başına yetmez. Oyunculuk aynı zamanda çalışma, tekrar, disiplin ve kendini dönüştürebilme meselesidir. Bir insanı ekranda görünür kılmak kolaylaştı; mesele o insanın baktığınızda gerçekten görülebilir hâle gelmesi. Rol Senin’in aradığı şey tam olarak bu.” değerlendirmesinde bulundu. TÜRKİYE’NİN HER NOKTASINDAN DİJİTAL BAŞVURU Projenin başvuru sisteminin Türkiye’nin farklı noktalarındaki adaylara ulaşabilecek şekilde dijital olarak tasarlandığını belirten Demirer, imkânlara erişemediği veya sektörün merkezinden uzakta yaşadığı için kendisini gösteremeyen yeteneklere ulaşmak istediklerini söyledi. Adaylardan ilk aşamada yalnızca bir dakikalık oyunculuk performansı isteneceğini aktaran Demirer, “Büyükşehirde yaşayanla küçük bir ilçede yaşayan adayın başlangıç çizgisini mümkün olduğunca birbirine yaklaştırmak istiyoruz. Başvurunun Türkiye’nin herhangi bir noktasındaki insan için kolay olması gerekiyor.” dedi. Başvuru ve iletişim süreçlerinin daha erişilebilir hâle getirilmesi amacıyla GSM operatörleriyle de görüşmeler yürütüldüğünü belirten Demirer, hazırlıkların tamamlanmasının ardından “Rol Senin”in 2027’nin ilk aylarında hayata geçirilmesinin planlandığını ifade etti. “YETENEK KADAR DOĞRU EĞİTİM VE PROFESYONEL DEĞERLENDİRME DE ÖNEMLİ” Projenin genel sanat yönetmeni Doçent Ebru Aracı ise oyunculuğa ilgi duyan kişilerin doğru yöntemlerle değerlendirilmesinin ve profesyonel süreçlerle buluşturulmasının önemine dikkati çekti. Türk oyuncuların son yıllarda uluslararası yapımlarda ve farklı ülkelerde önemli başarılar elde ettiğini belirten Aracı, “Türk dizi ve sinema sektörünün dünya çapında ulaştığı başarıda oyuncularımızın güçlü performanslarının çok önemli bir payı bulunuyor. Türkiye’de oyuncu olmak isteyen, yeteneğine güvenen ve kendisini geliştirmeye hazır milyonlarca insan var. Ancak bu kişilerin doğru yöntemlerle değerlendirilmesi, yeteneklerinin objektif biçimde görülmesi ve profesyonel süreçlerle buluşturulması gerekiyor.” ifadelerini kullandı. Aracı, “Rol Senin”in farklı şehirlerdeki yetenekleri görünür kılmasının yanı sıra oyunculuk mesleğine bilinçli yaklaşılmasına da katkı sağlamasını hedeflediklerini belirterek, “Rol Senin’in sektöre yeni oyuncular kazandıracak, farklı şehirlerdeki yetenekleri görünür kılacak ve gençlerin oyunculuğa bilinçli şekilde yaklaşmasına katkı sağlayacak önemli bir platform olacağına inanıyorum.” dedi. İKİ AŞAMALI JÜRİ DEĞERLENDİRMESİ YAPILACAK Proje kapsamında adayların dijital ortamdan göndereceği bir dakikalık performans videoları ilk aşamada ön jüri tarafından değerlendirilecek. Bu aşamayı geçen adaylar, oyunculuk ve görsel sanatlar alanında deneyimli isimlerden oluşturulacak ana jürinin karşısına çıkacak. Değerlendirmelerde adayların yalnızca fiziksel özellikleri veya sosyal medyadaki görünürlükleri değil; oyunculuk yetenekleri, role yaklaşımları, ifade güçleri, çalışma disiplinleri ve gelişim potansiyellerinin dikkate alınması planlanıyor. “Rol Senin” aracılığıyla keşfedilecek yeteneklerin oyunculuk alanındaki gelişimlerinin desteklenmesi, sektör profesyonelleriyle buluşturulması ve uygun dizi, sinema, reklam ve dijital içerik projelerinde değerlendirilmesi hedefleniyor. Projenin teknik ve organizasyonel hazırlıklarının tamamlanmasının ardından “Rol Senin”in 2027 Ocak ayının sonunda hayata geçirilmesi planlanıyor.

  • eBay Genç Girişimciler İçin 200 Bin Sterlinlik Hibe Programı Başlattı

    eBay UK, genç girişimcileri ve gençlere yeni iş fırsatları yaratmayı planlayan küçük işletmeleri desteklemek amacıyla “Up & Running Grants: Young Entrepreneur Edition” programını başlattı. Program kapsamında toplam 200 bin sterline kadar destek sağlanacak ve seçilecek en fazla 20 işletmenin her biri 10 bin sterlin nakit hibe alacak. Bir iş fikrini hayata geçirmek bazen fikirden çok sermayeye, doğru araçlara ve doğru bağlantılara erişimle ilgili. eBay, İngiltere’de başlattığı yeni hibe programıyla tam da bu noktaya odaklanıyor. 16 Eylül 2026'da başvurulara açılan Up & Running Grants: Young Entrepreneur Edition, hem eBay üzerinden işini büyütmeye çalışan 18–30 yaş arasındaki genç girişimcileri hem de gençlere istihdam, çıraklık veya iş deneyimi fırsatı yaratmak isteyen mevcut eBay işletmelerini desteklemeyi amaçlıyor. Toplam 200 bin sterlin, işletme başına 10 bin sterlin Program kapsamında en fazla 20 işletme seçilecek ve her kazanan 10.000 sterlin nakit hibe almaya hak kazanacak. Ancak destek yalnızca paradan oluşmuyor. Kazanan işletmelere ayrıca: 10.000 sterlin nakit hibe, altı aya kadar eBay'e özel hesap yönetimi ve premium müşteri desteği, eBay'in yeni oluşturduğu Young Entrepreneur Community'ye erişim, 2027 boyunca seçili etkinliklere katılım olanağı sağlanacak. Dolayısıyla program, klasik bir finansman desteğinden ziyade genç işletmelerin e-ticaret tarafında ölçeklenmesine yardımcı olacak daha kapsamlı bir destek modeli sunuyor. Peki kimler başvurabiliyor? eBay programı iki ayrı başvuru kategorisine ayırıyor. Kategori A: 18–30 yaş arasındaki girişimciler Bu kategoride başvuru yapacak kişinin: 18–30 yaş arasında olması,eBay.co.uk üzerinde kayıtlı bir işletme satıcısı olması ve başvurudan önceki en az üç ay boyunca platformda aktif ilanlara sahip olması gerekiyor. Başka bir ifadeyle program, yalnızca “bir iş fikrim var” diyen girişimcilere verilen başlangıç hibesi değil. Başvuran genç girişimcinin eBay üzerinde halihazırda ticari faaliyet göstermeye başlamış olması bekleniyor. Kategori B: Gençlere iş fırsatı yaratacak işletmeler İkinci kategoride işletme sahibinin yaşı konusunda bir sınır bulunmuyor. Ancak şirketin, Birleşik Krallık'ta kayıtlı olması, eBay.co.uk üzerinde business seller hesabına sahip olması, son altı ay boyunca aktif ilanlarının bulunmasıve hibeyi 18–24 yaş arasında bir gence Birleşik Krallık'ta istihdam sağlamak amacıyla kullanmayı planlaması gerekiyor. Başvuruda ayrıca işe alınacak gencin şirketin büyüme planına nasıl katkıda bulunacağı ve 10 bin sterlinlik desteğin bu hedef için nasıl kullanılacağı açıklanmalı. Daha önce Up & Running Grant alanlar veya eBay Business Award kazananlar ise yeni programa başvuramıyor. eBay Neye Göre Seçim Yapacak? Burada yalnızca “iyi bir iş fikrine sahip olmak” yeterli değil. eBay'in değerlendirme kriterleri arasında girişimcinin platform üzerindeki iş hedeflerini ne kadar açık ortaya koyduğu, hibeyi büyüme amacıyla nasıl kullanacağı ve önündeki 12 ay için ne kadar gerçekçi bir harcama planı oluşturduğu bulunuyor. Şirket ayrıca başvurularda tutku, yenilikçilik, büyüme vizyonu ve işletmenin geleceğinin ne kadar iyi ifade edildiğine bakacağını belirtiyor. Başvuru sırasında işletme ve iletişim bilgilerinin yanı sıra eBay kullanıcı kimliği ve mağaza bağlantısı isteniyor. Girişimciler isterlerse başvurularını desteklemek amacıyla iki dakikayı geçmeyen bir video da ekleyebiliyor. Bu detay önemli. Çünkü eBay'in aradığı şey yalnızca mevcut satış rakamı değil; 10 bin sterlin verildiğinde bunun nasıl bir büyümeye dönüşeceğini açıklayabilen bir iş modeli. Program Neden Şimdi Geliyor? eBay'in programı açıkladığı dönemde İngiltere'deki gençlerin iş gücü piyasasındaki durumu da dikkat çekici. Birleşik Krallık Ulusal İstatistik Ofisi'nin (ONS) 27 Ağustos 2026'da yayımladığı verilere göre, Nisan–Haziran 2026 döneminde 16–24 yaş arasındaki yaklaşık 981 bin genç ne eğitimde ne istihdamda ne de herhangi bir mesleki eğitim programında yer alıyordu. Bu sayı ülkedeki 16–24 yaş grubunun %13'üne karşılık geliyor. Rakam bir önceki çeyreğe göre yaklaşık 30 bin kişi azalmasına rağmen, 2025'in aynı dönemine kıyasla yaklaşık 30 bin kişi artmış durumda. ONS kısa dönemli değişimlerin örneklem oynaklığı nedeniyle dikkatli yorumlanması gerektiğini de özellikle belirtiyor. eBay UK Genel Müdürü Eve Williams da programı açıklarken gençlerin girişimcilik potansiyeline dikkat çekiyor. Williams'a göre platformda sneaker'dan saate, elektronikten koleksiyon kartlarına kadar pek çok alanda genç girişimcilerin kurduğu işletmeler bulunuyor; ancak bir yan işi sürdürülebilir bir işletmeye dönüştürmek için finansman ve desteğe erişim kritik önem taşıyor. Geçen Yılın Kazananlarından Biri Hibeyi Genç İstihdamı için Kullandı Programın önceki dönem kazananlarından JustSeed, aldığı desteği hem dijital araçlara yatırım yapmak hem de işletmeye genç bir çırak dahil etmek için kullandı. Şirketin sahipleri Nick Penglelly ve Sue Black, yatırım sayesinde müşteri hizmetlerini geliştirdiklerini ve operasyonlarında verimlilik sağladıklarını belirtiyor. Bu örnek aynı zamanda eBay'in bu yıl neden programı genç istihdamıyla ilişkilendirdiğini de gösteriyor. Destek yalnızca yeni girişimcinin büyümesiyle sınırlı değil; mevcut küçük işletmelerin büyürken yeni kuşağa iş ve deneyim alanı açması da programın temel hedeflerinden biri. Bu Hibe Sadece Moda Girişimcilerine mi Yönelik? Hayır. Program moda, ikinci el veya sürdürülebilir moda girişimleriyle sınırlı değil. eBay üzerinde faaliyet gösteren ve kriterleri karşılayan farklı sektörlerden işletmeler programa dahil olabiliyor. Bu noktada programı eBay'in Circular Fashion Fund girişimiyle karıştırmamak gerekiyor. Circular Fashion Fund, doğrudan moda sektöründe ürünlerin kullanım ömrünü uzatan, yeniden kullanım ve döngüsel sistemler geliştiren girişimlere yönelik ayrı bir fon. 2026 programında sekiz finalist için 50 bin dolarlık hibeler ve global kazanan için eBay Ventures tarafından değerlendirilecek 300 bin dolarlık ek yatırım fırsatı bulunuyordu. Bu programın 2026 başvuruları 8 Mart'ta sona erdi. Yeni açıklanan 200 bin sterlinlik Up & Running Grants programı ise daha geniş bir girişimcilik programı. eBay'in Genç Girişimcilere Yönelmesi Tesadüf mü? Programı eBay'in 2026'daki diğer yatırımlarından tamamen bağımsız değerlendirmemek gerekiyor. Şirket, 30 Temmuz 2026'da ikinci el moda platformu Depop'u satın alma işlemini tamamladı. eBay, satın alma duyurusunda Depop'un özellikle güçlü Gen Z ve Y kuşağı kullanıcı tabanına dikkat çekti ve moda kategorisinin eBay için yıllık 10 milyar doların üzerinde GMV'ye sahip olduğunu açıkladı. Depop'un 2025 sonunda yaklaşık 7 milyon aktif alıcısı bulunuyordu ve bunların yaklaşık %90'ı 34 yaşın altındaydı. Platformun aynı dönemde üç milyondan fazla aktif satıcısı vardı. Up & Running Grants programı doğrudan Depop satın alımının bir parçası olarak açıklanmış değil. Ancak iki gelişme birlikte değerlendirildiğinde eBay'in özellikle genç satıcılar, bireysel girişimcilik, yeniden satış ve C2C ticaret ekosistemi etrafındaki konumunu güçlendirmeye çalıştığı görülüyor. Çünkü yeni nesil için girişimcilik artık her zaman klasik anlamıyla şirket kurmakla başlamıyor. Bir sneaker'ı yeniden satmak, vintage giysiler seçmek, koleksiyon ürünleri bulmak ya da küçük bir eBay mağazası açmak da zamanla gerçek bir işletmeye dönüşebiliyor. eBay'in yeni fonu da tam olarak bu geçiş noktasına yatırım yapıyor: “Yan gelir” olarak başlayan bir işi, ölçeklenebilir bir işletmeye dönüştürmek. Başvurular Ne Zaman Sona Eriyor? Başvurular 16 Eylül 2026'da başladı. eBay'in program sayfasında başvurular için öne çıkarılan son tarih 30 Ekim 2026 saat 17.00 olarak belirtiliyor ve kazananların Ocak 2027'de açıklanması planlanıyor. Burada küçük ancak önemli bir ayrıntı var: eBay'in ayrıntılı şartlar bölümünde yarışma döneminin 30 Ekim 2026 saat 23.59.59 GMT'de sona ereceği yazarken, başvuru sayfasının ana bölümünde “30 Ekim saat 17.00'ye kadar başvurun” ifadesi bulunuyor. Bu nedenle başvuracak işletmeler açısından 17.00'yi fiilî son başvuru saati olarak kabul etmek daha güvenli görünüyor. Türkiye'deki Girişimciler Başvurabilir mi? Program eBay UK tarafından yürütülüyor ve genel, küresel bir girişimcilik hibesi olarak sunulmuyor. Kategori B'de kurallar açık biçimde şirketin Birleşik Krallık'ta kayıtlı olmasını ve yaratılacak pozisyonun da İngiltere'de bulunmasını şart koşuyor. Kategori A'nın resmi şartlarında ise ayrıca “UK registered company” ifadesi yer almıyor; ancak başvuran kişinin eBay.co.uk üzerinde kayıtlı bir business seller olması ve son üç ay boyunca aktif satış ilanlarının bulunması gerekiyor. Dolayısıyla Türkiye'de faaliyet gösteren bir girişimcinin yalnızca yaş kriterini karşılaması programa uygun olduğu anlamına gelmiyor; eBay UK hesap ve uygunluk şartlarının ayrıca kontrol edilmesi gerekiyor. Küçük Hibeden Daha Büyük Bir Mesele 10 bin sterlin, tek başına dev bir yatırım değil. Ama eBay'in programını ilginç kılan da tam olarak bu olabilir. Yeni kuşak girişimcilerin önemli bir bölümü iş hayatına artık büyük sermayelerle değil; küçük stoklarla, sosyal medya hesaplarıyla, pazar yerleriyle, ikinci el ticaretiyle ve yan işlerle giriyor. Bu nedenle büyümenin önündeki ilk eşik bazen milyonlarca dolarlık yatırım değil; ürün stoğunu genişletmeye, ekipman almaya, yeni bir çalışan işe almaya, pazarlama yapmaya ya da operasyonu profesyonelleştirmeye yetecek ilk sermayeye erişebilmek. eBay'in Up & Running Grants: Young Entrepreneur Edition programı da küçük işletme ekonomisinin tam bu katmanına odaklanıyor. Ve belki de programın asıl mesajı 200 bin sterlinlik bütçesinden daha büyük: Yeni nesil girişimcilik artık yalnızca startup dünyasında değil; yeniden satış platformlarında, küçük dijital mağazalarda ve bireyden bireye ticaretin içinde de şekilleniyor. Kaynak: https://www.ebay.co.uk/sellercentre/grow-your-sales/up-and-running-grants

  • Savaş Ortamında Moda Mümkün mü?

    İnsan, yarının ne getireceğini bilmediği bir yerde neden hâlâ bir şey yaratır? Savaş Ortamında Sanat Mümkün mü? Fotoğraf: Roman PILIPEY / AFP. Kyiv’de hava saldırısı sirenleri çalarken Ukraynalı tasarımcı Arina Petrova ve babası Serhii, Bob Basset imzasını taşıyan Mutabor koleksiyonunun son hazırlıklarını yapıyordu. Fakat dışarıda savaş vardı. Rusya’nın insansız hava araçlarıyla düzenlediği saldırılar ve peş peşe çalan hava alarmı sirenleri, Kyiv’de gündelik hayatın olağan bir parçasına dönüşmüştü. Serginin başlamasına kısa süre kala Petrova ile babasının aklındaki sorun artık yalnızca koleksiyon değildi. Bir saldırı alarmı verilirse ne olacaktı? Cevapları hazırdı. Gösteriyi salonda gerçekleştiremezlerse sığınağa ineceklerdi. Elektrikler kesilirse telefonların ışıklarını kullanacaklardı. Ama ne olursa olsun devam edeceklerdi. Çünkü bazen sanat yalnızca üretmek değildi. Bazen sanat, “Hâlâ buradayım.” diyebilmenin başka bir yoludur. Bir şehir saldırı altındayken atölyenin kapısını yeniden açmak… Tamamlayamama ihtimalini bilerek aylar boyunca bir koleksiyon üzerinde çalışmak… Sirenlerin karşısına müziği, korkunun karşısına yaratıcılığı koymak… Bob Basset için yaratmak giderek böyle bir anlama dönüşmüştü. Arina Petrova ve babası Serhii, Rusya sınırına yakınlığı nedeniyle savaş boyunca yoğun saldırılara maruz kalan Kharkiv’de punk estetiğiyle şekillenen stüdyolarını birlikte yürütüyordu. Savaş başladığında atölye bir süre kapandı. Ancak zaman içinde yeniden açıldı. Baba ve kız, yıllar sonra ilk kez kapsamlı bir moda koleksiyonu üzerinde çalışmaya başladı. Tasarımlarını bir minibüse yükleyerek Kharkiv’den Kyiv’e geldiklerinde vermek istedikleri mesaj yalnızca yeni bir koleksiyon sunmak değildi. Kharkiv hâlâ yaşıyordu.Üretiyor, düşünüyor ve yaratıyordu. Petrova’nın endişesi ise çok gerçekti. Bir saldırı, aylarca hazırlanan gösteriyi birkaç saniye içinde yarıda bırakabilirdi. Onun isteği aslında oldukça yalındı. Anlatmak istediklerini anlatabilecek kadar zamanlarının olması. Koleksiyonun adı da bu hikâyeyle şaşırtıcı biçimde örtüşüyordu “Mutabor” Latince anlamıyla; “Dönüşeceğim.” Belki de savaşın ortasında hazırlanan bir koleksiyon için bundan daha güçlü bir isim düşünülemezdi. Çünkü savaş yalnızca şehirleri değiştirmiyor, insanların korkularını, bedenle ilişkilerini, hafızalarını, hayata bakışlarını ve hatta sanatın neden var olduğuna dair cevaplarını da değiştiriyordu. Kyiv Fashion Week kapsamında sergilenen birçok koleksiyon renklerle öne çıkarken Bob Basset’in dünyası bu yüzden neredeyse tamamen siyahtı. Siyah deri zırhlar, hayvansı formlar, maskeler, tüyleri ve pençeleri çağrıştıran detaylar… Arina Petrova bu karanlık yaratıkları tasarlarken savaş sırasında insanın içinde başka bir tarafın ortaya çıktığını anlatıyor. Daha içgüdüsel. Daha savunmacı. Gerektiğinde dişlerini gösterebilen bir taraf. Ona göre bazen hayvanlardan, insanı daha güçlü kılabilecek bir şey öğrenmek mümkündü. Belki de koleksiyondaki maskelerin, zırhların ve karanlık yaratıkların altında anlatılan düşünce de tam olarak buydu. Hiç kırılmamak değil; Kırıldıktan sonra başka bir biçimde ayağa kalkabilmek. Sanat savaşları durduramaz. Bir hava saldırısı sirenini susturamaz. Bir binayı bombalardan koruyamaz. Kaybedilenleri geri getiremez. Ama insanın içinde korunması gereken çok önemli bir şeyi hayatta tutabilir. Yarının hâlâ bir şey yaratmaya değer olduğuna dair inancı. Gösteri başladığında bir çellistin müziği salona yayıldı. Maskeli modeller, telefon ışıklarının arasından ilerledi. Ve finalde alkışların arasına yeniden hava saldırısı sirenlerinin sesi karıştı. Bir tarafta korku vardı. Bir tarafta müzik. Bir tarafta gökyüzündeki tehdit. Diğer tarafta ise bütün bunlara rağmen üretmeye devam eden insanlar. Belki sanatın umudu koruma biçimi tam da burada başlıyor. Her şeyin bir anda kaybedilebildiği bir yerde insanın hâlâ bir şey üretmesi, tamamlaması ve dünyaya göstermesi aslında sessiz ama güçlü bir şeyi gösteriyor “Her şeye rağmen henüz bitmedi.” Çünkü direnmek her zaman yüksek sesle bağırmak değildir. Bazen bir elbiseyi tamamlamaktır. Bir çellonun tellerine dokunmaktır. Bir atölyenin ışığını yeniden yakmaktır. Yarın ne olacağını bilmeden bugünün işini yapmaya devam etmektir. Ve bazen, hava saldırısı sirenlerinin arasında bile, yaratmaya devam etmektir. Sizce sanat, en zor zamanlarda insanın umudu koruma ve direnme biçimlerinden birine dönüşebilir mi?

  • Modanın Kodları Homojenleşirken Kültürel Hafızamızı mı Yitiriyoruz?

    Ayşenur Ülvan Erkan'ın Özel Yazısı Son birkaç gündür sosyal medyada ilginç bir akım var. İnsanlar kendi fotoğraflarını yapay zekâya yükleyip, “1980’lerde yaşasaydım nasıl görünürdüm?” diye soruyor. Ve hepimizi 1980'lerin dünyasına ışınlıyor. Aile fotoğrafları, çiftler, çocuklar bugünden alınıp yaklaşık kırk yıl öncesinin dünyasına taşınıyor. Instagram ve diğer sosyal platformlarda hızla yayılan bu akımda yapay zekâ; bugünün insanlarını büyük saçlarla, geniş omuzlarla, desenli kazaklarla, güçlü takılarla, renkli gömleklerle ve dönem fotoğraflarını hatırlatan sıcak tonlarla yeniden kurguluyor. Elbette bunlar gerçek 1980’ler fotoğrafları değil. Yapay zekâ, bir döneme ait en belirgin görsel kodları seçiyor ve onları biraz da abartarak yeniden üretiyor. Dolayısıyla bu görsellerden yola çıkarak “1980’lerde herkes böyle giyiniyordu” sonucuna varamayız. Ancak bu akımın asıl çarpıcı yanı geçmişin yüksek doygunluklu görsel evrenine kıyasla, bugün içinde yaşadığımız dünya ne kadar renksiz olduğu. İnsanlar çok renkli. Sadece kıyafetler değil. Saçlar, desenler, aksesuarlar, makyaj, mekanlar, duvarlar, koltuklar, objeler… Ve sonra kendi zamanımıza bugüne dönüyoruz. Beyaz duvarlar, Krem koltuklar, Bej trençkotlar, Siyah blazerlar,Gri trikolar, Ekru gömlekler, Taupe çantalar, Kırık beyaz sneakerlar… Son yıllarda “zamansız”, “sofistike”, “premium”, “minimal”, “quiet luxury”, “clean girl” ya da “iyi tasarım” dediğimiz estetiklerin önemli bir bölümü aynı renk ailesinin etrafında dönüyor. Bu noktada insan ister istemez; Hayatımızdan yalnızca renk mi eksildi, yoksa moda aracılığıyla ifade ettiğimiz kimliğin bir bölümünü de mi kaybettik? diye soruyor 1980’ler Gerçekten Daha Renkli miydi? Bu sorunun ilk kısmının cevabı büyük ölçüde evet. Ama 1980’leri yalnızca neon taytlarla hatırlamak da dönemi fazlasıyla basitleştirir. Fashion Institute of Technology’nin moda tarihi arşivi dönemi; büyük omuzlar, güçlü desenler, dikkat çekici aksesuarlar ve cesur renklerle karakterize ediyor. Victoria & Albert Museum ise 1980’lerin tasarım dünyasını anlatırken dönemin baskın postmodern estetiğini doğrudan “vivid colour, theatricality and exaggeration”, yani canlı renk, teatralite ve abartı üzerinden tanımlıyor. Christian Lacroix’nun parlak renkleri ve süslemeleri, Vivienne Westwood’un tarihsel ve kültürel referansları birbirine karıştıran koleksiyonları, BodyMap’in renkli Londra kulüp kültürü… Moda yalnızca güzel görünmenin değil, görünür olmanın bir aracıydı. Fakat burada renk kadar önemli başka bir şey daha vardı. “Karakter.” Bir kıyafetin nereden geldiğine, hangi alt kültüre ait olduğuna, hangi müzikle, şehirle, sınıfla ya da kültürel grupla ilişki kurduğuna dair daha fazla ipucu bulunabiliyordu. Moda çoğu zaman “Ben kimim?” sorusunun dışarıdan görünen cevabıydı. Fakat burada renk kadar önemli başka bir şey daha vardı. Karakter. Bir kıyafetin nereden geldiğine, hangi alt kültüre ait olduğuna, hangi müzikle, şehirle, sınıfla ya da kültürel grupla ilişki kurduğuna dair daha fazla ipucu bulunabiliyordu. Moda çoğu zaman “Ben kimim?” sorusunun dışarıdan görünen cevabıydı. Bugün ise moda sisteminin önemli bir bölümü başka bir soruya cevap veriyor gibi: “En fazla insanın itiraz etmeyeceği şey nedir?” İki yaklaşım arasındaki fark, belki de renk kaybının başladığı yeri anlamamız açısından önemli. Fast Fashion Hayatımıza Ne Zaman Girdi? Bu sorunun kökenleri, hazır giyim tedarik zincirinin 1990'larda ve 2000'lerin başında geçirdiği köklü değişime dayanıyor. Zara gibi markaların başını çektiği fast fashion (hızlı moda) modeli, podyumdan mağazaya giden süreyi benzeri görülmemiş şekilde kısalttı. Sonuç yalnızca daha ucuz kıyafet değildi. Daha hızlı moda döngüsüydü. Ellen MacArthur Foundation verilerine göre, 2000-2015 yılları arasında küresel kıyafet üretimi iki katına çıkarken, bir giysinin çöpe atılmadan önceki kullanım süresi %36 oranında azaldı. UNEP de bugün aynı verileri aşırı üretim ve aşırı tüketim sorununun temel göstergelerinden biri olarak kullanıyor. Yani gardırobumuz büyüdü. Ama kıyafetlerle kurduğumuz ilişkinin süresi kısaldı. Belki burada paradoksal bir durum ortaya çıktı. Daha fazla kıyafete sahip olduk ama bu, mutlaka daha fazla kişisel stil anlamına gelmedi. Fast Fashion Renkleri mi Öldürdü? Hızlı modanın doğrudan renkleri yok ettiğini söylemek bilimsel olarak eksik bir yaklaşım olur; zira bu iş modeli doğası gereği mikro trendler ve sayısız renk üret me kapasitesine sahip. Dolayısıyla ele alınması gereken sorun bir rengin üretilmesi ya da üretilmemesi, kaç farklı rengin üretildiği değil. Buradaki asıl problem dünyanın çok farklı yerlerine giderek aynı estetik kodların dolaşıma girdiğini görmek. Bu süreç fast fashion’dan da eski. Robert Ross’un dünya giyim kültürlerinin dönüşümünü inceleyen çalışması, küresel üretim ve dağıtım sistemlerinin yaygınlaşmasının dünyanın farklı bölgelerindeki giyim biçimlerini giderek birbirine yaklaştırdığını ortaya koyuyor. Yerel giysi biçimleri ise bazı toplumlarda tam tersine kimliği korumanın sembollerine dönüşüyor. Fast fashion bu süreci icat etmedi. Ama onu olağanüstü hızlandırdı. İstanbul’da üretilen bir ürün Londra’da, Londra’da ortaya çıkan bir trend İstanbul’da, Seul’de başlayan bir estetik birkaç hafta sonra dünyanın onlarca şehrinde aynı anda görülebiliyor. Bir bakıma moda demokratikleşti. Ama aynı anda benzeşti. Ve belki burada kaybettiğimiz şey yalnızca renk değil. Yerellik, tesadüf, kusur, el işçiliğinin izi, bölgesel desenler, aileden geçen kıyafetler, bir kültürün kendine özgü renk kombinasyonları. Kısacası kıyafetin nereden geldiğini anlatan görsel hafıza. Sonra Normcore Geldi 2010’ların ortasında moda dünyasının önemli kelimelerinden biri “normcore” hayatımıza girdi. Gösterişli olmamanın kendisi bir stile dönüştü. Basic tişörtler, jeanler, sweatshirtler, sade sneakerlar… Seul moda koleksiyonlarını inceleyen akademik çalışmalarda normcore görünümünde monoton ve nötr renklerin, minimal detayların ve sade tasarımların baskın olduğunu tespit etti. Burada ilginç bir kültürel değişim yaşandı. Bir dönem bireyselliği göstermek için farklı görünmek gerekirken, başka bir dönemde fazla uğraşmamış görünmek statü göstergesine dönüştü. Ardından “quiet luxury” geldi. Gösterişsiz pahalı kumaşlar, Logosuz çantalar, Camel kabanlar, Siyah pantolonlar, Gri kaşmirler, Krem trikolar. Moda basını 2023’ten itibaren quiet luxury’yi açıkça siyah, beyaz, camel, gri ve bej gibi nötrlerden oluşan bir gardırop üzerinden tarif etmeye başladı. Ancak asıl büyük kültürel formatlama modadan değil, ekranlarımızdan geldi. Minimalizm felsefesi "fazlalıklardan arınmak" iken, dijital kültür bunu katı bir renk paletine indirgedi. Bej Yalnızca Bir Renk Değil, Dijital Bir Statü Koduna Dönüştü Bugün minimalizmi düşündüğümüzde neden aklımıza çoğu zaman beyaz, krem, taş, bej ve gri geliyor? Minimalizm aslında tek başına bir renk paleti değildir. Temel düşüncesi azaltmak, gereksizi çıkarmak ve biçimi sadeleştirmektir. Ama dijital kültür zaman içinde bu fikri çok daha dar bir görsel formüle çevirdi. Temiz ev = beyaz. Şık gardırop = nötr. Premium marka = bej. Minimal yaşam = krem. Başarılı Instagram hesabı = tutarlı renk paleti. Ve araştırmalarda bunun izlerini görebiliyoruz. 2024 tarihli ve 591 Instagram gönderisini inceleyen bir çalışma, "estetik fotoğrafçılık (aesthetic photography) "içeriklerinde doğal renk paletlerinin %48,18, pastel tonların ise %30,9 oranında baskın olduğunu tespit etti. Araştırmacılar bu sakin ve uyumlu paletlerin etkileşimle de bağlantılı olduğunu belirtiyor. 2026’da yayımlanan bir başka çalışma ise TikTok’taki 100 #CleanGirl videosunu analiz etti. Sonuç yalnızca nötr renkler değildi. Araştırmacının kullandığı ifade daha çarpıcıydı:“Standardized visual culture.” Standartlaşmış görsel kültür. Renk analizinde gri, beyaz ve bej tonlarının ağırlığı ve videolar arasında belirgin bir renk uniformitesi görülüyordu. İşte burada renk meselesi bir dekorasyon tercihi olmaktan çıkıyor. Çünkü aynı estetik yalnızca ne giyeceğimizi değil, başarılı, temiz, düzenli, sofistike ve arzu edilir bir hayatın nasıl görünmesi gerektiğini de tarif ediyor. Algoritmalar Zevkimizi Birbirine Benzetiyor Olabilir mi? Bugün estetiğin oluştuğu mekanizma 1980’lerden tamamen farklı. 1980'lerde estetiği dergiler, televizyon, müzik grupları ve yerel alt kültürler belirliyordu. Bugün ise denklemin başrolünde "algoritma" var. Instagram’da gördüğümüz içerikler, TikTok’un bize tekrar tekrar sunduğu videolar, alışveriş sitelerindeki öneriler ve artık yapay zekâ sistemlerinin oluşturduğu görseller belirli estetik biçimlerin görünürlüğünü artırabiliyor. 2026’da Journal of the Academy of Marketing Science'da yayımlanan kapsamlı bir çalışma, 182 influencer kampanyasındaki 707 gönderi ve 1.105 Story’yi analiz etti. Araştırma, Instagram içeriklerinde görsel tutarlılığın (visual consistency) performans açısından kritik olduğunu gösterdi. Bu tek başına “algoritmalar beji seviyor” demek değil. Ama sistemin neden tekrar eden estetiklere doğru ilerlediğini anlamak açısından önemli. Tutarlılık performans getiriyorsa markalar tutarlılığı artırıyordu. Influencer'lar başarılı formatları tekrar ediyor, kullanıcılar gördüklerini taklit ediyor, algoritma etkileşim alan içerikleri yeniden dağıtıyor ve sonunda kişisel zevk sandığımız şeyin bir bölümü, aslında milyonlarca kez optimize edilmiş bir görsel formüle dönüşebiliyordu. 2026 tarihli algoritma ve estetik üzerine çalışmalar da öneri sistemlerinin artık yalnızca mevcut zevklerimizi öğrenmediğini; hangi stilleri gördüğümüzü ve dolayısıyla hangi estetiklere alıştığımızı da etkilediğini tartışıyor. Bu noktada mesele daha da ilginç hale geliyor. Belki moda dünyasının hayatımıza dahil ettiği “İnsanların neyi beğeneceği?”değil, “Algoritmanın en kolay dolaşıma sokacağı görüntü hangisi?” olmaya başlamasıydı. Ekonomik Belirsizlik de Renkleri Değiştirebilir Bu risksiz estetik arayışını besleyen bir diğer güçlü faktör ise ekonomi. 2001–2010 New York kadın koleksiyonlarındaki renk kullanımını ekonomik göstergelerle karşılaştıran bir çalışma, iş dünyasının ekonomik beklentilerinin kötüleştiği dönemlerde siyah kullanımının arttığını tespit etti. Araştırmaya göre negatif ekonomik beklenti dönemlerinde siyah ürünlerin payı sonbahar/kış sezonunda yaklaşık %5, ilkbahar/yaz sezonunda ise %7 daha yüksek çıktı. Ekonomik belirsizlik dönemlerinde tüketiciler uzun ömürlü, kolay kombinlenen ve göze batmayan siyah, lacivert, gri ve bej gibi "zamansız" parçalara yöneliyordu. Gardırobumuzdaki grileşme, aslında finansal güvensizliğimizin estetik dışavurumu haline gelmişti. Tam da son yıllarda “zamansız gardırop” olarak pazarlanan renklerin büyük bölümü. Dolayısıyla nötrleşme aynı zamanda ekonomik güvensizliğin estetik dili de olabilir miydi? Aslında Yalnızca Gardırobumuz Grileşmedi Bu nötrleşme eğilimi modayla da sınırlı değil. Burada moda dışından gelen çok ilginç bir veri var. Science Museum Group araştırmacıları koleksiyonlarındaki 7.083 gündelik obje üzerinde yaptığı bilgisayarlı görü analizleri, zaman içinde ahşap ve sarı tonların azaldığını, gri rengin ise hayatımızın her alanına yayıldığını gösterdi. Araştırmacılar bunun bir bölümünü ahşap gibi doğal malzemelerden metal ve plastiğe geçişle açıklıyor ve veri setinin bütün dünyayı temsil etmediği konusunda özellikle uyarıyorlar. Yine de bulgu düşündürücü. Telefonlarımız, bilgisayarlarımız, arabalarımız, mutfaklarımız, ev aletlerimiz, ofislerimiz, mağazalarımız ve gardıroplarımız. Modern hayatın pek çok alanında aynı tür nötrleşmeyi görüyoruz. Renk Kaybolduğunda Kültür de mi Kayboluyor? Bence asıl tartışılması gereken soru burada başlıyor. Çünkü renk modada yalnızca dekoratif değildir. Renk; sınıfı, coğrafyayı, dini, politikayı, ritüelleri, kutlamaları, yas biçimlerini, toplumsal rolleri ve aidiyeti anlatabilir. Bir kumaşın üzerindeki desen bazen hangi bölgeden geldiğinizi anlatır. Bir rengin kullanımı belirli bir topluluğu işaret eder. Bir aksesuar aile geçmişi taşır. Bir dokuma tekniği yüzlerce yıllık bilgi içerir. Moda küreselleştikçe bunların hepsi yok olmak zorunda değil. Hatta geleneksel giyim bazı toplumlarda küreselleşmeye karşı yeniden güçlü bir kimlik göstergesine de dönüşebiliyor. Ancak akademik literatürde dünya giyiminin giderek homojenleştiğine ilişkin tartışma yeni değil. Bu nedenle belki “renklerimizi kaybediyoruz” derken aslında daha büyük bir şeyi hissediyoruz. Görsel Farklılıklarımızı Kaybetmekten Korkuyoruz. Herkes aynı bej evde oturuyor. Aynı beyaz mutfakta kahve hazırlıyor. Aynı gri sweatshirt'ü giyiyor. Aynı siyah güneş gözlüğünü takıyor. Aynı kahverengi deri çantayı taşıyor. Ve dünyanın İstanbul, Kopenhag, Londra, Seul ya da Los Angeles olması giderek daha az fark ediyor. Bu estetik elbette güzel olabilir. Problem bejin kendisi değil; Bej dışında kalan her şeyin bir süre sonra fazla, zevksiz, yorucu ya da sofistike olmayan olarak kodlanması. Belki de 80’ler Challenge’ını bu Yüzden bu Kadar Seviyoruz Yapay zekânın yarattığı 1980’ler fotoğraflarına baktığımızda yalnızca geçmişi görmüyoruz. Bugünde eksikliğini hissettiğimiz bir şeyi de görüyor olabiliriz. Cesaret, oyunculuk, desen, abartı, kusur, karakter ve renk. Ancak moda dünyası, algoritmaların yarattığı bu tekdüzelikten yorulmuş görünüyor. 2026 ilkbahar koleksiyonlarını değerlendiren Vogue, sezonun en dikkat çekici gelişmelerinden birini yüksek doygunluklu renklerin dönüşü olarak tanımlıyor. Celine'deki ana renk bloklarından Loewe'nin sıra dışı kombinasyonlarına, Bottega Veneta'nın güçlü monokromlarına kadar renk yeniden merkezde. 2026 sonbahar koleksiyonlarında da mor, kobalt, turkuaz, kırmızı ve parlak tonlar önemli biçimde öne çıkıyor. Hatta Vogue Ağustos 2026'da değişimi oldukça açık bir başlıkla tarif etti: “Goodbye, ’90s Minimalism — Color Is So Back. " Kobaltlar, morlar, parlak kırmızılar ve turkuazlar sisteme isyan bayrağı açarak geri dönüyor. Belki İhtiyacımız olan Daha Fazla Kıyafet Değil, Daha Fazla Karakter Yapay zekânın bizi 1980'lere götürdüğü o fotoğraflara bakarken hissettiğimiz şey yalnızca nostalji değil; kusura, karaktere, cesarete ve renge duyduğumuz derin özlemdir. Geleceğin moda tartışması, yalnızca kaynak tüketimini azaltan ekolojik bir "sürdürülebilirlik" üzerine kurulamayacak. Sistemin yaşayabilmesi için kültürel hafızayı, yerel dokuları ve kişiliği koruyan bir "estetik çeşitliliğe" ihtiyacımız var. Yerel renklerin korunması, el işçiliğinin görünür olması, insanların kendi kültürel kodlarını modern giyimle yeniden yorumlayabilmesi, kıyafetin yalnızca trende değil kişiliğe cevap vermesi ve minimalizmin bile tek bir bej renk kartelasına hapsedilmemesi. Çünkü sürdürülebilir bir moda sistemi yalnızca daha az kaynak tüketen bir sistem olmak zorunda değil. Aynı zamanda kültürel hafızayı, yaratıcılığı ve farklılığı yaşatan bir sistem de olabilir. Belki bu yüzden bugün yapay zekânın bizi kırk yıl geriye götürdüğü fotoğraflara bakarken hissettiğimiz şey yalnızca nostalji değil. Belki de benim gibi pek çoğunuz bu fotoğraflara bakarken kendinize farkında olmadan “Ne zaman bu kadar renksizleştik?” sorusunu sorarken buldunuz. Ve belki bundan sonra sormamız gereken soru daha önemli: On bin farklı ürünün aynı bej filtreyle üretildiği bir dünya bize çeşitlilik sunmaz. Bu nedenle, daha fazla kıyafet üretmeden, hayatımıza o eski cesur renkleri ve kaybolan karakterimizi nasıl geri çağıracağımızı hepimizin düşünmesi gereken güzel bir yeniden başlangıç olabilir. Araştırma kaynakları Fashion History Timeline – “1980–1989” / Fashion Institute of Technology. 1980’ler modasında büyük omuzlar, canlı renkler, güçlü desenler, büyük aksesuarlar, farklı alt kültürler ve görünür bireysel stiller konusunda iyi bir tarihsel kaynak. Dönemin tamamının renkli olmadığını; Japon tasarımcıların siyah ve dekonstrüksiyon gibi karşı estetikler de yarattığını göstermesi açısından ayrıca değerli. Kaynağı görüntüle Ellen MacArthur Foundation – “Rethinking business models for a thriving fashion industry”. Carousel’deki en önemli iki verinin kaynağı: 2000–2015 arasında dünya giyim üretiminin yaklaşık iki katına çıkması ve giysilerin kullanım oranının aynı dönemde %36 azalması. Kaynağı görüntüle Wibowo, Purnomo, Hartomo & Sembiring – “Aesthetic Photography Analysis on Instagram”. 591 Instagram gönderisini analiz ediyor. Doğal renk paletleri %48,18, pastel tonlar %30,90 ile baskın çıkıyor. Çalışma ayrıca bu uyumlu/sakin paletlerin kullanıcı etkileşimiyle ilişkisini inceliyor. Araştırmayı görüntüle Marta Ezquerra Fernández – “Clean Girl aesthetic and neoliberal femininity performance on TikTok”, First Monday, 2026. 100 #CleanGirl videosunu inceliyor. Çalışmanın en önemli sonucu carousel’de kullandığımız “standardized visual culture / standartlaşmış görsel kültür” ifadesi. Ayrıca algoritmik kürasyonun bu estetik kültür içindeki rolünü tartışıyor. Araştırmayı görüntüle Bae & Kim – “A Study on Normcore Fashion Style of Seoul Collection”, 2015. 320 görünüm üzerinden normcore estetiğini analiz ediyor; minimal detayların yanında monokrom ve nötr renklerin ağırlığını ortaya koyuyor. “Minimalizm = nötr renkler” ilişkisinin moda tarihinde nasıl güçlendiğini destekleyen kaynaklardan biri. Araştırmayı görüntüle Boluki, Shehu & Bijmolt – “Visual strategies in influencer marketing campaigns: The role of consistency”, Journal of the Academy of Marketing Science, 2026. 182 kampanyadaki 707 Instagram postu ve 1.105 Story’yi inceliyor. Özellikle postlarda belirli görsel özelliklerde tutarlılığın daha yüksek etkileşimle ilişkili olabildiğini gösteriyor. “Bir görüntü çalışıyor → benzeri üretiliyor → görsel formül tekrar ediyor” yorumumuz için önemli; ancak çalışma bunu algoritmanın doğrudan sebep olduğu bir süreç olarak kanıtlamıyor. Araştırmayı görüntüle Alexandre Declos – “AI and Aesthetic Bias”, The Journal of Aesthetics and Art Criticism, 2026. Üretken yapay zekânın bazı estetik özellikleri sistematik biçimde tercih edebileceğini ve bunun sanatsal üretim ile zevkte homojenleşme ve “aesthetic bubbles” riski yaratabileceğini tartışıyor. Yazar bunun henüz kapsamlı ampirik çalışmalarla kanıtlanmış bir alan olmadığını da açıkça belirtiyor; bu nedenle makalede bunu “yeni ve gelişen bir tartışma” olarak sunmak en doğrusu. Araştırmayı görüntüle Robert Ross – “Cross-continental cross-fertilization in clothing”, European Review. Dünya giyiminin homojenleşmesini ve küresel üretim/dağıtım sistemlerinin belirli giyim biçimlerini yaygınlaştırmasını ele alıyor. Aynı zamanda yerel kıyafetlerin bazı toplumlarda tam tersine kimlik göstergesi olarak kullanılmasını inceliyor. Bu kaynak, yazınızdaki “renk kaybı aslında kültürel farklılıklarımızın kaybına dair daha büyük bir his olabilir” bölümünün teorik dayanaklarından biri. Araştırmayı görüntüle

bottom of page