Arama Sonuçları
Search this site
Boş arama ile 413 sonuç bulundu
- Tasarımcılara İlham Veren Moda Kitapları 1
Moda bazen bir kumaşla, bazen bir silüetle, bazen de hiç beklenmedik bir sayfayla başlar. Bir tasarımcının dünyasını büyüten şey yalnızca atölyede geçirilen saatler değil; bakmayı öğrendiği detaylar, zihninde iz bırakan görseller ve başka disiplinlerden taşıdığı düşünme biçimleridir. Bu yüzden bazı kitaplar sadece okunmaz; elde tutulur, tekrar tekrar açılır, kenarları kıvrılır ve zamanla yaratıcı hafızanın bir parçasına dönüşür. İlham her zaman yüksek sesle gelmez. Bazen eski bir kalıp çiziminde, bazen bir çiçeğin dokusunda, bazen de modanın sınırlarını zorlayan bir performansın izinde kendini gösterir. Tasarım pratiğini besleyen kitaplar da tam olarak böyle çalışır: Daha çok bakmayı, daha dikkatli düşünmeyi ve estetiğin ardındaki fikri fark etmeyi sağlar. Bir koleksiyonun ruhu çoğu zaman önce bir görüntüde, bir cümlede ya da bir arşiv sayfasında şekillenmeye başlar. Bu seçkide yer alan kitaplar, modaya yalnızca “güzel görünmek” üzerinden yaklaşmıyor. Tarih, beden, doğa, kimlik, zanaat ve görsel kültür arasında güçlü bağlar kuruyor. Kimisi silüetin kökenine götürüyor, kimisi doğayı yeni bir yüzey dili olarak düşündürüyor, kimisi de modanın ne kadar kavramsal, duygusal ve hatta kışkırtıcı olabileceğini hatırlatıyor. Tasarımcılar için olduğu kadar, modaya daha derin bakmak isteyen herkes için de ilham verici bir okuma alanı açıyor. Juan de Alcega — Libro de Geometría, Práctica y Traça Terzilik kalıpları üzerine 1589 tarihli çok erken ve çok önemli kaynaklardan biridir. Silüet, yapı ve tarihsel kesim mantığını görmek için güçlü bilgiler içerir. Hatta V&A’ya göre Alexander McQueen, Berman’s & Nathan’s’ta çalıştığı dönemde bu kitabın bir tıpkıbasımıyla karşılaştı. Bu karşılaşma onun tarihsel kostüme ilgisini besledi; Dante koleksiyonundaki eklemli ceketler de bu çizginin erken örnekleri arasında gösteriliyor. İncelemek İsteyenlere LINK Flora - Nick Knight (1997) Flora, çiçek ve bitkileri yalnızca botanik örnekler olarak değil; yüzey, doku, renk ve kompozisyon kaynağı olarak düşündüren bir kitap. Doğayı dekoratif bir fon olmaktan çıkarıp yaratıcı düşüncenin parçası hâline getiriyor. Bitkiye bakışını derinleştirmek isteyen moda tasarımcıları için çok besleyici bir görsel dünya sunuyor. SHOWstudio’nun tanımına göre kitap, Doğa Tarihi Müzesi’ndeki milyonlarca örnek arasından seçilen bitkilerden oluşuyor. V&A’nın McQueen araştırma kütüphanesi notlarına göre Alexander McQueen, Givenchy Haute Couture S/S 2000’de yer alan beyaz bias-cut elbisede bu kitaptaki kırmızı alg görselini baskıya taşıdı İncelemek İsteyenlere LINK Leigh Bowery — Robert Violette (1998) Bedeni, kostümü ve kimliği performatif bir alan olarak okumak isteyen tasarımcılar için çok besleyici bir kaynak. Kostüm, makyaj, karakter ve beden dili arasındaki sınırların nasıl eriyebileceğini görmek isteyen tasarımcılar için çok güçlü bir referans. 1998’de Violette Editions tarafından yayımlandı. Bowery’nin sınır tanımayan ruhu pek çok tasarımcıya ilham oldu. Bunlardan biri yine McQueen’di. A/W09 Horn of Plenty koleksiyonunda, abartılmış dudaklar ve çöp poşetini andıran kumaşlarla şekillenen silüetlerin yansıması bu kitabın esintilerini taşıyordu. İncelemek İsteyenlere LINK Harm’s Way: Lust & Madness, Murder & Mayhem — Joel-Peter Witkin (1994) Güzellik ile rahatsız edicilik arasındaki ince çizgide duran tasarımcılar için sarsıcı bir kaynak. Kitap; suç mahalli fotoğrafları, akıl hastanesi portreleri, tıbbi arşivler ve beden temsilleri üzerinden karanlık ama son derece güçlü bir görsel anlatı kuruyor.1994’te Twin Palms tarafından yayımlandı. Harms Way, dört sıra dışı koleksiyonu bir araya getirir. Joel-Peter Witkin tarafından derlenen ve giriş yazısı da onun tarafından yazılan kitap, yüzyıl başı olay yeri fotoğraflarını, hastaların teşhislerini detaylandıran kaligrafik notlar içeren 19. yüzyıl akıl hastanesi mahkum portrelerini, Burns Arşivi'nden 19. yüzyıl tıbbi fotoğraflarını ve Kinsey Cinsel Araştırma Enstitüsü'nden seçilmiş görselleri içerir. The Birds of America; from original drawings by John James Audubon (1827–38) Kuş anatomisi, hareket, desen ve doğa gözlemi açısından eşsizdir. Eser ilk olarak 1827–1838 arasında yayımlandı. “Uçuş hâlindeki kuşlar beni büyülüyor,” demişti McQueen bir keresinde. Gençliğinde Young Ornithologist Club üyesi olan tasarımcı, kariyeri boyunca kuş formlarına tekrar tekrar döndü; S/S07 Sarabande için Audubon’un The Birds of America eserindeki görseller giysilerin üzerine elde boyandı. İncelemek İsteyenlere LINK Andrew Bolton — Alexander McQueen: Savage Beauty Kuşağının tartışmasız en etkili, yaratıcı ve kışkırtıcı tasarımcısı olan Alexander McQueen, ırk, sınıf, cinsiyet, din ve çevre hakkındaki fikirlerini ifade etmek için hem moda geleneklerine meydan okudu hem de onları genişletti. Kavramsal moda, hikâye kurma ve koleksiyon dili açısından temel başvuru kitaplarından biri; The Met, kitabı McQueen’in kariyerinin tüm genişliğini inceleyen bir çalışma olarak tanımlıyor. Kitabı okumak isteyenlere LINK High Style: Masterworks from the Brooklyn Museum Costume Collection at The Metropolitan Museum of Art - Reeder, Jan Glier 2010 High Style, Brooklyn Müzesi'nin olağanüstü kostüm ve aksesuar koleksiyonu üzerine ilk kapsamlı yayındır. Bu zengin resimli cilt, yaklaşık yirmi dört bin kadın ve erkek giysisi, aksesuarı, şapkası ve ayakkabısından seçilmiş iki yüzden fazla örneği sunmaktadır. Brooklyn koleksiyonu, Amerika'nın büyüyen moda endüstrisine ilham vermek amacıyla 1903 yılında kurulmuştur. Brooklyn Müzesi, Endüstriyel Tasarım Bölümü, Tasarım Laboratuvarı ve Kostüm ve Tekstil Bölümü aracılığıyla moda araştırmaları için en önemli merkezlerden biri haline geldi. Sonuç olarak, koleksiyonu Amerikalı tasarımcıların ve 19. ve 20. yüzyılların büyük Fransız modacılarının kıyafetleriyle zenginleşmiştir. Müze ayrıca, büyük modacı Charles James'in eserlerinin en kapsamlı koleksiyonunu bir araya getirme ayrıcalığına da sahiptir. İncelemek isteyenlere LINK The Model as Muse: Embodying Fashion Koda, Harold, and Kohle Yohannan 2009 "Model İlham Kaynağı Olarak", stil ve kadınlığın öncüsü olan modeller ile moda arasındaki ilişkiyi inceliyor. Süpermodelin kısa bir tarihsel genel bakışıyla başlayan kitap, Koda ve Yohannan tarafından yirminci yüzyılın başlarındaki stil etkileriyle ele alınıyor ve günümüz modasına kadar devam ediyor. Dorian Leigh, Sunny Harnett ve Twiggy gibi geçmişin ikonları, Cindy Crawford, Naomi Campbell ve Kate Moss gibi çağdaş modellerle birlikte yer alıyor. 1950'lerde Christian Dior ve Balenciaga; 1960'larda Yves Saint Laurent ve Cardin; 1980'lerde Christian Lacroix ve Calvin Klein; ve 1990'larda Marc Jacobs ve Alexander McQueen'in tasarımları, genellikle modellerden ve onların değişen kadınlık idealinin yüzü üzerindeki etkilerinden ilham almıştır. İncelemek isteyenlere LINK
- Modanın En Özgür Hali Giyilebilir Sanat- Wearable Art Nedir?
Kimi zaman bir kıyafet yalnızca giyilmez; bir fikir, bir tavır, hatta küçük bir manifesto gibi taşınır. Giyilebilir sanat da tam olarak bu alanda durur: modayı görünümün ötesine, anlatının merkezine taşır. Bir galeri salonunu düşünün. Işık, yüzeye değil forma düşüyor. Kumaş hareket ettikçe heykel değişiyor; beden döndükçe parça yeni bir anlam kazanıyor. İlk bakışta bir giysi gibi görünen şey, birkaç saniye sonra bir sanat nesnesine, ardından güçlü bir ifadeye dönüşüyor. Giyilebilir sanatın etkisi tam da burada başlıyor. Çünkü bu alanda mesele yalnızca ne giyildiği değil; o parçanın nasıl bir duygu, nasıl bir hikâye ve nasıl bir duruş taşıdığı. “Wearable art” ya da Türkçesiyle giyilebilir sanat, moda ile sanatın en özgür, en deneysel ve en kural tanımaz buluşma noktalarından biri. Burada kıyafet, yalnızca bedeni örten ya da trendleri takip eden bir nesne olmaktan çıkar; bir fikrin taşıyıcısına dönüşür. Bazen sessiz ama güçlü bir estetik öneri sunar, bazen de doğrudan bir itiraz cümlesi kurar. Seri Üretimin Karşısında Duran Yaratıcı Bir Alan Giyilebilir sanatın kökleri, 1960’ların sonu ve 1970’lerin başındaki karşı kültür atmosferine uzanır. Bu yaklaşımın çıkışında, seri üretimin tek tipleştiren yapısına karşı geliştirilen yaratıcı bir mesafe vardır. Sanayi devrimi sonrası hızlanan moda sistemi bireyi standartlaştırırken, giyilebilir sanat duruşu tam tersine özgünlüğü, el emeğini, kişisel ifadeyi ve deneysel düşünceyi öne çıkardı. Moda endüstrisinin, bireyi sıradanlaştıran ve sonu gelmez bir "tüket-at" döngüsüne sokan yapısına inat, giyilebilir sanat; el işçiliğini, özgünlüğü ve kişisel ifadeyi yüceltmeyi amaçladı. Bu nedenle giyilebilir sanatı yalnızca “iddialı tasarım” olarak okumak yeterli değil. Burada her parça, tasarımcının dünyaya bıraktığı kişisel bir iz gibi çalışıyor. Malzeme seçimi, form dili, hacim, yüzey, hareket ve bedenle kurduğu ilişki; hepsi birlikte daha büyük bir anlatının parçası oluyor. Giysi, yalnızca görünmek için değil, bir şey söylemek için var oluyor. Haute Couture ile Yakın, ama Aynı Yerde Değil Giyilebilir sanat sık sık haute couture (yüksek terzilik) ile karıştırılıyor. Oysa ikisinin odağı farklı. Haute couture çoğu zaman kusursuz işçilik, üstün terzilik, lüks materyal ve estetik rafinelik üzerinden ilerler. Giyilebilir sanat ise daha kavramsal, daha özgür ve çoğu zaman daha deneysel bir çizgide durur. Burada hedef her zaman “güzel” ya da “zarif” olmak değildir. Bazen izleyiciyi şaşırtmak, bazen bedeni yeniden düşünmek, bazen de alışılmış estetik kodları bozmak daha önemli hale gelir. Heykelsi silüetler, beklenmedik materyaller, alışılmışın dışına çıkan hacimler ve performatif etkiler bu alanın doğal parçasıdır. Bu yüzden giyilebilir sanat, modanın en cesur ifade biçimlerinden biri olarak okunmalıdır. Yeni Dönemin Malzeme Dili “Dönüşüm, Deney ve Anlam” Bugün giyilebilir sanatın en güçlü damarlarından biri, sürdürülebilirlik ve ileri dönüşümle kurduğu ilişki. Endüstriyel atıklar, plastik kalıntılar, buluntu nesneler (found object), biyomateryaller ya da gündelik hayatın artık işlevsiz kabul edilen parçaları; bu alanda yeniden değer kazanıyor. Tasarımcının elinde atık, yalnızca yeniden kullanılan bir malzeme değil; yeni bir estetik dilin başlangıcına dönüşüyor. Bu da giyilebilir sanatı yalnızca biçimsel bir kategori olmaktan çıkarıyor. Aynı zamanda malzemeye nasıl baktığımızı sorgulayan düşünsel bir alana dönüştürüyor. Çöpe gitmesi beklenen bir detay, güçlü bir vizyonla bir koleksiyonun en çarpıcı parçası olabiliyor. Bu açıdan bakıldığında giyilebilir sanat, sürdürülebilirliği sadece “çevre dostu tercih” düzeyinde değil; yaratıcı yeniden değerlendirme, anlam üretimi ve eleştirel tasarım pratiği olarak ele alıyor. Chelsea Jean Lamm Atık materyaller üzerinden beden politikalarını, görünürlüğü ve moda sisteminin sınırlarını sorgulayan Chelsea Jean Lamm gibi isimler de bu yaklaşımın dikkat çekici örnekleri arasında yer alıyor. Onun pratiği, malzemenin ikinci hayatını yalnızca fiziksel değil, kavramsal olarak da kuruyor. Böylece dönüşüm, sadece nesnede değil; bakış açısında da gerçekleşiyor. Lamm, sanat pratiğinin özünü şu sözlerle özetliyor: "Çağdaş güzel sanatları yenilikçi moda tasarımıyla birleştiriyor, uzun süredir unutulmuş ve atılmış malzemelere parlamaları için ikinci bir hayat veriyorum." (Kaynak: Random Photo Journal) Chelsea Jean Lamm Podyum, Performans ve Galeriye Uzanan Ödüllü Başyapıtlar Giyilebilir sanatın en etkileyici taraflarından biri, tek bir alana ait olmaması. Bir parça aynı anda moda, performans, heykel ve enstalasyon olarak okunabiliyor. Podyumda yürüyen bir görünüm, birkaç gün sonra bir müze salonunda sergilenebiliyor; bir başka iş, hareket ve sesle birlikte performans sanatına dönüşebiliyor. Iris Van Herpen Bu disiplinin en çarpıcı isimlerinden biri kuşkusuz Iris Van Herpen. Tasarımlarında geleneksel el işçiliğiyle teknolojiyi, doğayla gelecek fikrini aynı yüzeyde buluşturan van Herpen, bedenin çevresinde adeta nefes alan formlar yaratıyor. Onun işleri çoğu zaman bir kıyafetten çok, yaşayan birer heykel gibi algılanıyor. Bu da giyilebilir sanatın yalnızca görsel değil, duyusal bir deneyim olduğunu hatırlatıyor. Herpen, prestijli ANDAM Büyük Ödülü dahil olmak üzere pek çok ödülün de sahibi. Geçtiğimiz yıl Paris'teki Musée des Arts Décoratifs'te düzenlenen "Sculpting the Senses" (Duyuları Heykelleştirmek) retrospektifi, sanatının evrimini tüm dünyaya gösterme şansı da yakaladığı bir platform oldu. Kaynak Iris Van Herpen Yeni Zelanda’da düzenlenen World of WearableArt ( WOW) gibi platformlar ise bu alanın küresel ölçekte nasıl bir yaratıcı evrene dönüştüğünü gösteren çarpıcı organizasyonlar. Ahşaptan latekse, mekanik parçalardan ileri dönüştürülmüş materyallere kadar uzanan geniş ifade alanı, giyilebilir sanatın ne kadar sınırsız bir disiplin olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin 2024 yılının "Supreme WOW Award" kazananı, Tayvanlı sanatçı Yie-Hui Huang'ın "Curves of Geometry" (Geometrik Kıvrımlar) adlı eseri oldu. Eser, matematiksel hassasiyeti ve görsel akışkanlığıyla izleyenleri büyüleyerek bu disiplinin teknik mükemmeliyetini gözler önüne serdi. Kaynak Nick Cave’in “Soundsuits Nick Cave’in “Soundsuits (Ses Elbiseleri)” serisi ise bu anlatıyı başka bir boyuta taşıyor. Boncuklar, tüyler, geri dönüştürülmüş parçalar ve ses üreten yüzeylerle kurulan bu işler, beden hareket ettikçe yaşayan bir kompozisyona dönüşüyor. Parça yalnızca görülmüyor; aynı zamanda duyuluyor. Böylece kıyafet, sessiz bir yüzey olmaktan çıkıp politik, işitsel ve bedensel bir ifade alanı haline geliyor. . Cave’in bu çalışmaları, ırksal kimlik ve toplumsal adalet meselelerine dikkat çekerken, giyilebilir sanatın güçlü bir protesto aracı olabileceğini de gösteriyor. Chicago Sanat Enstitüsü gibi yerlerde sergilenen bu eserler, bedeni bir ses sahnesine çeviriyor. Kaynak Bedeni Taşıyan Değil, Bedenle Tamamlanan Moda Giyilebilir sanatta beden, pasif bir taşıyıcı değildir. Tam tersine, eserin ayrılmaz bir parçasıdır. Tasarım, bedenin üzerinde tamamlanır; hareketle çoğalır, duruşla derinleşir, ritimle dönüşür. Bu yüzden burada önemli olan yalnızca parçanın nasıl göründüğü değil; bedenle birlikte nasıl yaşadığıdır. Belki de bu yüzden giyilebilir sanat, modanın en heyecan verici sorularından birini soruyor: “Bir kıyafet yalnızca üzerimizde duran bir şey mi, yoksa dünyaya kendimiz hakkında kurduğumuz en görünür cümlelerden biri mi?” Bizim açımızdan giyilebilir sanat, modanın sadece estetik değil; kültürel, düşünsel ve duygusal bir alan olduğunu güçlü biçimde hatırlatan yaklaşım tarzlarından biri. Çünkü bazı parçalar yalnızca iyi tasarlanmış olmaz; aynı zamanda bakış açısı taşır. Ve bazen bir kıyafet, uzun bir metnin anlatamadığını tek bir silüetle anlatabilir. Bugün modanın hız, tekrar ve tüketime sıkışan yüzü karşısında giyilebilir sanat; daha yavaş, daha özgün ve daha cesur bir alan açıyor. Ve giyinmek, bazen yalnızca hazırlanmak değil, kendi hikâyemizi görünür kılmanın en yaratıcı yollarından biri olabiliyor.
- İGA İstanbul Havalimanı’nın merkezi dev sanat eseri ile buluştu
Kültürel mirasın sürdürülebilirliği, yalnızca geçmişi korumakla değil; onu bugünün kamusal alanlarında yeniden görünür, yeniden hissedilir ve yeniden yorumlanabilir kılmakla mümkün oluyor. Tam da bu nedenle sanat, bir hafıza taşıyıcısı olarak yalnızca estetik bir deneyim sunmuyor; kültürel sürekliliği gelecek kuşaklara aktaran canlı bir dil kuruyor. İGA İstanbul Havalimanı’nda yükselen Hayri Karay imzalı kinetik heykel de Anadolu’nun katmanlı kültürel birikimini çağdaş bir form aracılığıyla bugünün küresel geçiş noktalarından birine taşıyarak, mirasın sabit bir geçmiş değil, hareket eden, dönüşen ve yaşamaya devam eden bir değer olma vizyonu taşıyor Yaşayan Bir Eser İGA İstanbul Havalimanı “İGA ART Sanat Projeleri Yarışması”nın kazananı sanatçı Hayri Karay’ın 37,7 metre yüksekliğindeki iki parçadan oluşan hareketli heykelinin açılışı İGA üst yönetiminin ve sanat dünyasından isimlerin katılımıyla gerçekleştirildi. İGA İstanbul Havalimanı’nda tüm dünyadan yolcuları karşılayan eser, Anadolu’nun kültürel katmanlarını modern bir ışık-gölge koreografisiyle Terminal’in kalbine taşıyor. Küresel bağlantıda dünya lideri olmasının yanı sıra Türkiye’nin kültürel derinliğini ve sanatın iyileştirici gücünü dünya ile buluşturan İGA İstanbul Havalimanı, sanat literatürüne geçecek yeni bir projeye imza attı. Ülkemizin kültür-sanat alanındaki en kapsamlı ödüllerinden 2. İGA ART Sanat Projeleri Yarışması’nın kazananı, sanatçı Hayri Karay’ın imzasını taşıyan dev heykel, İGA İstanbul Havalimanı’nda yükseldi. Hareketli iki parçadan oluşan 37,7 metre yüksekliğindeki eser, çeliğin sarsılmaz gücünü ışığın zarafetiyle birleştiriyor. Havalimanının tam merkezinde konumlanan heykel, İGA İstanbul Havalimanı CEO’su Selahattin Bilgen, sanatçı Hayri Karay, kültür sanat dünyasından önemli isimlerin ve İGA yöneticilerinin de dahil olduğu çok sayıda kişinin katılımıyla açıldı. Anadolu’nun Kültürel Mirasından Modern Bir Manifesto Eser; sanatçı Hayri Karay’ın İsimsiz / Untitled başlıklı manifestosunda belirttiği üzere, Anadolu’nun kültürel çeşitliliğini ve etnografik katmanlılığını hareket ve dönüşüm üzerinden yeniden üretiyor. ‘Sabit bir biçim’ yerine ‘sürekli devinimi’ temsil eden eser, bu sayede havalimanının her bir misafiri için farklı ve kişisel yorumlamaya olanak sağlıyor. Dinamik yapısıyla, izleyenleri estetik bir yolculuğa davet eden kinetik heykel, izleyicinin konumu ve hareketiyle sürekli dönüşen ve yaşayan bir olgu olarak tarif ediliyor. Yapıtın aynalı yüzeyleri, terminalin dinamizmini yansıtarak sonsuz bir perspektif yaratırken; ışık ve gölge ilişkisi, yapının temel kurucu unsuru olarak işlev görüyor. “Sanatı Yolculuğun Kalbine Taşıyoruz” Açılış töreninde, 2023 yılında 172 proje arasından yükselerek yarışmayı kazanan eserin, sanatçı tarafından Cumhuriyetimizin 100. yılına ithaf edilmesinin; Cumhuriyet tarihinin en büyük altyapı projesi İGA İstanbul Havalimanı için bir gurur vesilesi olduğunu vurgulayan Selahattin Bilgen, kültür – sanat projelerinin önemini şu sözlerle vurguladı: “İGA İstanbul Havalimanı olarak, İGA ART çatısı altında hayata geçirdiğimiz bu heykel çalışması ile yine sınırları zorlayan bir sanat olayına daha ev sahipliği yapmanın heyecanını yaşıyoruz. Bu devasa yapıt, sadece boyutlarıyla değil, barındırdığı derin anlamla da havacılığın ve sanatın kesiştiği yeni bir simge... Terminalimizin yüksek dinamizmi ile sanatın dinginliğini bu noktada buluşturduk. Zira bu yapı; izleyicisinin yorumuna, hissiyatına ve bakış açısına sonuna kadar açık, katılımcı bir sanat deneyimidir.” “Eser, sürekli değişen ve izleyiciyle birlikte yeniden kurulan bir süreci tanımlar” Sanatçı Hayri Karay ise eserin felsefesini; “Bu heykel, izleyiciyle kurduğu ilişki doğrultusunda farklılaşan bir yapıdır. Sabit bir anlamdan ziyade çoğul okumalara açık, sürekli değişen ve izleyiciyle birlikte yeniden kurulan bir süreci tanımlar” sözleriyle ifade etti. İGA İstanbul Havalimanı’nın uluslararası kimliğini sanatın evrensel diliyle birleştiren eser, tüm dünyadan gelen misafirlerini terminalin kalbindeki bu eşsiz ışık ve form koreografisine tanıklık etmeye davet ediyor. Hayri Karay hakkında: İGA ART Sanat Projeleri Yarışması’nın ikincisinin 2023 yılı kazananı olan Hayri Karay, 1952 yılında Balıkesir’de doğdu. 1970-1975 Güzel Sanatlar Akademisi’nde heykel öğrenimini tamamladı, 1976-1984 Güzel Sanatlar Akademisi’nde Öğretim üyeliği yardımcılığı ve heykel atölyelerinde eğitici-öğretmenlik yaptı. Yüksek öğretimde doktora karşılığı olarak “Sanatta Yeterlilik” aldı. “Heykel Sanatında Geometri” araştırma kitabını yazdı. Çalışmalarını, eşiyle beraber kurduğu Karay Dekorasyon İstanbul’da sürdüren Karay, 2016 yılından bu yana heykel eğitimleri vermektedir. Soldan Sağa Fotoğarfa Altı: İGA ART Yürütme Kurulu Başkanı Prof. Dr. Gülveli Kaya, İGA İstanbul Havalimanı Mülki İdare Amiri Doç. Dr. İlker Haktankaçmaz, Sanatçı Hayri Karay, İGA İstanbul Havalimanı CEO’su Selahattin Bilgen
- Modern Tasarımı Kurarken Sınırları Aşan Kadınlar
1919’da Bauhaus kendini yeni bir başlangıç olarak sundu: sanatın, zanaatin ve teknolojinin aynı çatı altında buluştuğu; yeteneğin sınıfı ve cinsiyeti aşabildiği bir okul. Ama bu vaat, kadın öğrenciler söz konusu olduğunda başından itibaren tam anlamıyla gerçekleşmedi. Yine de tam da bu daraltılmış alanlarda, modern tasarımın dilini değiştiren güçlü bir kadın kuşağı ortaya çıktı. Bauhaus bugün çoğu zaman çelik boru sandalyeler, beyaz duvarlar, cam cepheler ve erkek ustaların isimleriyle hatırlanıyor. Oysa okulun hikâyesi yalnızca mimarlık ve endüstriyel tasarımın tarihi değildir. Aynı zamanda görünmez kılınmış emeğin, yönlendirilmiş yeteneklerin ve sınırlandırılmış alanlardan doğan yaratıcı direncin tarihidir. Bauhaus’un kuruluş ideali, kadın ve erkek için eşitlik söylemini içeriyordu; nitekim 1919’da okula başlayan öğrenciler arasında 84 kadın ve 79 erkek vardı. Ancak çok geçmeden kadınların “aşırı temsil edildiği” yönünde bir söylem gelişti ve birçok kadın öğrenci fiilen dokuma gibi “uygun” görülen alanlara itildi. Tam da burada Bauhaus’un en çarpıcı paradoksu doğdu. Kurumun merkezine tam olarak alınmayan kadınlar, okulun estetik dönüşümüne kenardan değil, özünden müdahale etti. Dokuma atölyesi, başlangıçta kadınlara ayrılmış ikincil bir alan gibi görülse de kısa sürede malzeme, yüzey, ritim, renk ve yapı üzerine en yenilikçi laboratuvarlardan birine dönüştü. Bauhaus arşivleri bu atölyede yünle sentetik liflerin, halıdan zemin kaplamasına, tekil nesneden endüstriyel üretime uzanan deneylerin geliştiğini gösteriyor. Yani kadınların yönlendirildiği alan, sonunda modern tasarımın en üretken merkezlerinden biri oldu. Bu dönüşümün en güçlü isimlerinden biri Gunta Stölzl’dü. 1919’da öğrenci olarak girdiği Bauhaus’ta, dokumaya duyduğu yatkınlığı yalnızca teknik ustalığa değil, pedagojik ve yapısal bir vizyona çevirdi. 1925–1926’da Dessau’daki dokuma atölyesinde biçim ustası oldu; ardından 1926’dan 1930/31’e kadar atölyenin yöneticiliğini üstlendi. Bauhaus’taki tek kadın usta olarak, tekstili dekoratif bir yan uğraş olmaktan çıkarıp mimarlık ve endüstriyel tasarımla temas eden bir disiplin haline getirdi; Marcel Breuer’in mobilyaları için geliştirdiği tekstil yüzeyler bunun en somut örneklerindendir. Stölzl’ün önemi yalnızca iyi dokumasında değil, dokumayı düşünsel bir tasarım alanına çevirmesinde yatar. Anni Albers’in hikâyesi de bu dönüşümün kalbinde durur. Bauhaus’a geldiğinde ressam olmak istiyordu; fakat 1923’te dokuma atölyesine geçti ve sanatçı kimliğini tezgâhta kurdu. Sonraki yıllarda atölyenin yardımcı yöneticiliğini de üstlendi. MoMA ve Bauhaus kaynaklarının işaret ettiği gibi Albers, lifleri yalnızca yüzey üretmek için değil, antik dokuma bilgisiyle Bauhaus ilkelerini buluşturmak için kullandı. Onun işlerinde iplik, modernizmin düz çizgisel sertliğini yumuşatan bir malzeme değil; tam tersine, ızgara, tekrar, yapı ve ritim üzerinden modern soyutlamayı kuran asli bir öğedir. Bu yüzden Albers’in başarısı, “kadın işi” diye küçümsenen bir alanı modern sanatın merkezine taşımasında yatar. Üstelik Bauhaus dokuması yalnızca estetik değil, işlevsel bir araştırma alanıydı. Bernau Sendika Okulu projesinde Anni Albers’in yeni malzemeler kullanarak akustik sönümleme sağlayan bir duvar tekstili geliştirmesi, tekstilin mimariyle nasıl bütünleştiğini açıkça gösterir. Bu çok önemli bir kırılmadır: tekstil artık yalnızca süsleme değil, mekân performansını etkileyen yapısal bir bileşendir. Bugün “tekstil tasarımı” ile “mekânsal tasarım” arasındaki sınırın neden bu kadar geçirgen olduğuna bakmak isteyen herkes için Bauhaus kadınları temel bir referanstır. Marianne Brandt ise Bauhaus’un metal atölyesinde benzer bir duvarı yıktı. Erkek egemen metal atölyesine girdi, burada yeteneği kısa sürede fark edildi ve 1928–1929 arasında metal atölyesinin yönetimini üstlendi. Bugün onun çay süzgeci/çaydanlığı ve aydınlatma tasarımları modern tasarımın ikonları arasında sayılıyor. Met’in vurguladığı gibi Brandt, hem gündelik ev eşyalarını güçlü geometrik sadeliğe kavuşturdu hem de daha sonra Kandem ile kurulan üretim ilişkisi sayesinde seri üretime uygun, standartlaştırılmış lamba tasarımlarının gelişmesinde belirleyici rol oynadı. Onun cesareti yalnızca erkeklerin alanına girmek değildi; işlev ile güzelliğin aynı nesnede, aynı ciddiyetle var olabileceğini kanıtlamasıydı. Marguerite Friedlaender-Wildenhain, Bauhaus’un daha az konuşulan ama çok etkili seramik damarını temsil eder. 1919’dan itibaren Bauhaus çevresinde seramik eğitimi aldı; daha sonra Halle’de ve ardından ABD’de güçlü bir öğretici ve üretici figüre dönüştü. Bauhaus kaynakları onun Hallesche Form servisleri ve vazolarıyla işlevsel formu yalınlaştırdığını, Smithsonian ise Pond Farm’da kuşaklar boyunca seramikçilere etkide bulunan bir usta-eğitmen haline geldiğini gösteriyor. Friedlaender-Wildenhain’in önemi, seramiği gündelik hayatın merkezine alan ama onu bayağılaştırmayan modern bir disiplin olarak kurmasında yatar. Formu arındırırken emeği de görünür kılar. Friedl Dicker-Brandeis ise Bauhaus ruhunu en zor koşullarda bile yaratıcı dirence dönüştüren isimlerden biriydi. 1919–1923 arasında Bauhaus Weimar’da okudu; grafik, resim, cilt ve tasarım alanlarında çalıştı. Daha sonra Terezín gettosunda çocuklara sanat dersleri verdi. Prag Yahudi Müzesi’nin kayıtlarına göre bu dersler, 1943–44 arasında çocuklar için yürütülen gizli eğitim programının temel dayanaklarından birine dönüştü; amaç çocukları “sanatçı yapmak” değil, yaratıcı, duygusal ve toplumsal zekâlarını ayakta tutmaktı. Sanat burada bir lüks değil, insan kalabilmenin aracıydı. Dicker-Brandeis’in cesareti, tasarım bilgisini baskı koşullarında bile iyileştirici ve direngen bir pedagojik alana dönüştürmesinde yatar. Gertrud Grunow da Bauhaus’un yalnızca nesne üreten bir okul olmadığını hatırlatan isimlerden biridir. 1919–1923 arasında verdiği “uyum kuramı” derslerinde ses, renk, hareket ve beden arasındaki ilişkiyi araştırdı. Bauhaus kaynakları onun yaklaşımının tüm duyuların eşit ve uyumlu kullanımına dayandığını; öğrenciler ve ustalar üzerinde etkili olduğunu gösteriyor. Bu, modernizmin yalnızca sert geometri ve endüstriyel formdan ibaret olmadığını, aynı zamanda algı, ritim ve duyusal deneyim üzerine kurulu olduğunu hatırlatır. Grun’un katkısı, görünmeyeni —yaratıcı enerjinin bedensel ve işitsel boyutunu— öğretim alanına taşımasıdır. Bu hikâyeye Gertrud Arndt ve Lucia Moholy gibi isimleri de eklemek gerekir. Arndt, Bauhaus’a mimarlık okumak için gelmiş ama okulda henüz mimarlık bölümü olmadığını görünce dokumaya geçmişti; daha sonra ürettiği “Mask Portraits” dizisiyle kadın öznenin kendini nasıl kurabileceğine dair öncü bir görsel alan açtı. Lucia Moholy ise Dessau’daki binaları, nesneleri ve portreleri fotoğraflayarak bugün Bauhaus’u nasıl hayal ettiğimizi belirleyen görsel hafızanın kurulmasına doğrudan katkı verdi; ayrıca yazı, editörlük ve fotoğraf kuramı alanlarında da etkiliydi. Bauhaus’un kamusal yüzünün oluşmasında kadın emeğinin ne kadar belirleyici olduğu burada açıkça görülür. Bauhaus kadınlarına bugün neden yeniden dönüyoruz? Çünkü onların hikâyesi yalnızca “ihmal edilmiş kadınlar” anlatısı değildir. Daha derinde, modern tasarımın nasıl kurulduğuna dair anlatıyı düzeltir. Kadınlar Bauhaus’ta sadece yardımcı roller üstlenmedi; malzemeyi yeniden düşündüler, atölyeyi pedagojik bir araştırma alanına çevirdiler, gündelik nesneleri kültürel öneme sahip tasarım nesnelerine dönüştürdüler ve modernizmin duygusuz, tek yönlü bir ilerleme anlatısı olmadığını gösterdiler. Onların işi, modern tasarımın yüzeyini değil, iskeletini şekillendirdi. Sürdürülebilir moda açısından bugün ne söyleyebiliriz? Bauhaus’u bugünkü anlamıyla bir “sürdürülebilirlik hareketi” olarak okumak doğru olmaz. Okulun kendi dili daha çok sanat-zanaat-teknoloji birlikteliği, işlevsellik, standartlaşma ve üretim sorunları etrafında kuruluydu; ayrıca sentetik malzemeler ve endüstriyel üretimle deney yapmaktan da çekinmedi. Bu yüzden Bauhaus’u romantik bir “yavaşlık” miti olarak değil, tasarım kararının malzemeyle kurduğu ilişki üzerinden okumak daha doğru olur. Yine de bugünün sürdürülebilir moda tartışmaları için güçlü dersler var. Birincisi, malzemeyi yalnızca yüzey değil, bilgi olarak görmek. Bauhaus dokuma atölyesi lif, doku, dayanım ve işleve aynı anda baktı; bu yaklaşım bugün tekstilde ömür, onarım, performans ve kullanım senaryolarını birlikte düşünmek için çok kıymetli. İkincisi, tekstili dekor değil, sistem parçası saymak. Anni Albers’in akustik işlev taşıyan tekstili, kumaşın yalnızca “güzel” değil, işlevsel olabileceğini gösteriyor. Üçüncüsü, zanaati nostaljik bir süs olarak değil, tasarım zekâsı olarak ele almak. Friedlaender-Wildenhain’in öğretim anlayışı ve Stölzl’ün atölye modeli, el bilgisinin çağdaş üretim için hâlâ stratejik olduğunu hatırlatıyor. Bunlar doğrudan çevresel reçeteler değil; ama daha az, daha iyi, daha uzun ömürlü ve malzemesi daha bilinçli tasarlanmış moda için güçlü düşünsel zeminler sunuyor. Bu bağlantı, tarihsel bir eşitleme değil, bugünden yapılan bilinçli bir okuma olarak değerlidir. Tasarım tarihi çoğu zaman en gür sesle konuşanları değil, en derin dönüşümü yapanları geç fark eder. Onlar kendilerine ayrılan dar alanı kader olarak kabul etmediler; o alanı genişlettiler, dönüştürdüler ve geleceğe açtılar. Bugün modern tasarımın sadeliğinden, tekstilin mimariyle kurduğu ilişkiden, gündelik nesnelerin zarafetinden ya da yaratıcı eğitimin dönüştürücü gücünden söz ediyorsak, bu hikâyenin merkezinde onların yetkinliği, ısrarı ve cesareti vardır. Başlıca kaynaklar: Bauhaus Kooperation arşiv ve biyografi sayfaları; The Metropolitan Museum of Art’ın Bauhaus ve Marianne Brandt içerikleri; MoMA’nın Anni Albers ve tekstil sergisi notları; Smithsonian American Art Museum’un Marguerite Wildenhain kaydı; Jewish Museum in Prague ve The Jewish Museum’un Friedl Dicker-Brandeis içerikleri.
- Sürdürülebilir Moda'da Neler Oldu - 1-5 Nisan 26
1–5 Nisan 2026 arasında yayımlanan sürdürülebilir moda ve sürdürülebilir sanat haberleri, dönüşümün artık yalnızca niyet, söylem ya da koleksiyon diliyle sınırlı kalmadığını bir kez daha gösterdi. Bu haftanın gündemi; tekstilden tekstile geri dönüşüm yatırımlarından dijital ürün pasaportlarına, biyobazlı ve protein temelli yeni nesil malzemelerden üretici sorumluluğu tartışmalarına, iklim hafızasını görünür kılan sergilerden çevresel farkındalığı odağa alan sanat programlarına uzanıyor. Kısacası sektör, hem modada hem sanatta, sürdürülebilirliği estetik bir tercih olmanın ötesine taşıyarak altyapı, izlenebilirlik, malzeme inovasyonu ve kamusal etki ekseninde yeniden tanımlıyor. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde 2 Nisan’da duyurulan “Tekstil Sektöründe Döngüsel Dönüşüm Konferansı”, tekstil ve modada sürdürülebilirlik, döngüsel ekonomi, AB’nin tekstile yönelik baskısı ve Türkiye’nin düşük döngüsellik oranı gibi başlıkları aynı çerçevede tartışmaya açtı. Reju, Hollanda hükümetinden Chemelot Sanayi Parkı’ndaki endüstriyel ölçekli tekstilden-tekstile geri dönüşüm merkezi için 135 milyon avro destek aldı. Şirket, tesisin tüketim sonrası tekstilleri işleyip bakir polyestere kıyasla yaklaşık %50 daha düşük karbon emisyonlu Reju Polyester üreteceğini söylüyor. Haber 1 Nisan’da yayımlandı. Kaynak Kaliforniya SB 707 hattında, AAFA’nın CalRecycle’ın Landbell USA seçimine karşı açtığı itiraz 2 Nisan’da geniş yankı buldu. AAFA, Landbell’in SB 707’deki yönetişim ve mali kontrol şartlarını karşılamadığını savunuyor; buna karşılık CalRecycle, Landbell’i 27 Şubat’ta onaylamış durumda ve üreticiler için üyelik son tarihi 1 Temmuz 2026. Kaynak NAFFIC + AWARE, Çin’den Avrupa’ya uzanan ilk tekstil odaklı dijital ürün pasaportu örneğini duyurdu. Sistem, geri dönüştürülmüş polyester bir ürünün zincirini Çin’de toplanan şişelerden iplik, kumaş ve hazır giyim aşamasına kadar izliyor; blockchain kayıtları ve QR kod üzerinden erişilebilen veri yapısı, AB’nin yaklaşan DPP rejimine uyum denemesi olarak konumlanıyor. Kaynak ABD Enerji Bakanlığı’nın Ames Ulusal Laboratuvarı bünyesindeki Critical Materials Innovation Hub, Amazon ile tüketim sonrası tekstillerden pil sınıfı grafit üretimini araştırmak üzere iş birliği başlattı. Başlık, tekstil atığını enerji depolama tedarik zinciriyle aynı masaya oturtması bakımından dikkat çekici. Kaynak Sulzer, Spinnova ekosistemine katıldı. 1 Nisan tarihli duyuruda Sulzer’in mühendislik sistemleri ve süreç uzmanlığıyla Spinnova lifinin ölçeklenmesini ve maliyet rekabetçiliğini destekleyeceği belirtildi. Kaynak Selenis + Kintra Fibers ortaklığı 2 Nisan’da duyuruldu. Hedef, Kintra’nın tekstil için geliştirdiği %100 biyobazlı ve biyobozunur PBS reçinesini ticari hacme taşımak; Selenis burada sanayileşme ortağı rolünü üstleniyor. Kaynak Everbloom, protein bazlı liflerini laboratuvardan ölçekli üretime taşımak için North Carolina State University Nonwovens Institute ile ortaklığa gitti. Haberin özünde, pilot eğirme ve işleme altyapısına erişim sayesinde malzemenin üretim hazırlık seviyesinin yükselmesi var. Kaynak Biyomalzeme alanının en çok izlenen girişimlerinden Spiber, finansal kriz sonrası yeniden yapılandırılmış bir varlık olarak “New Spiber” yönetim modeliyle yeniden operasyona geçtiğini açıkladı. Kaynak Etsy, 2 Nisan’da güncellediği politika ile 11 Ağustos 2026’dan itibaren doğal kürk ürünlerini yasaklayacağını açıkladı. Yasak, vizon, tilki ve tavşan gibi hayvanların kürkünden yapılan ürünleri kapsıyor; deri, yün ve moher gibi yan ürünler kapsam dışı bırakılıyor. Kaynak 1 Nisan’da yayımlanan bir üniversite duyurusunda, iki Stony Brook öğretim üyesinin New York’taki LMCC Arts Center at Governors Island bünyesindeki Climate Arts Residency programına seçildiği açıklandı. Bu, iklim-temelli sanat üretiminin kurumsal sanat altyapıları içinde daha görünür hale geldiğini gösteren güncel örneklerden biri. Kaynak Hong Kong’daki Jockey Club Museum of Climate Change, Earth’s Palette – Climate Dialogues sergisiyle kent, doğa ve insan ilişkisini küresel ısınma bağlamında ele alan bir iklim-sanat hattı kuruyor; program sürdürülebilirlik ve iklim eylemi farkındalığını doğrudan sanat diliyle birleştiriyor. Kaynak Nisan başında yayımlanan uluslararası sanat derlemelerinde ekoloji, “systems in flux” ve çevresel dönüşüm temalarının ayın sergi omurgası olarak öne çıktığı görülüyor; bu da sürdürülebilir sanatın artık niş bir alt başlık değil, çağdaş sergi dilinin ana eksenlerinden biri haline geldiğini düşündürüyor. Kaynak Better Cotton, 31 Mart’ta yayımladığı güncelleme ile çiftlik düzeyindeki standardı yenileyici tarım odağını güçlendirecek biçimde revize etti; yeni sürüm 1 Nisan 2026 itibarıyla yürürlüğe girdi. Kaynak ABD Küçük İşletmeler İdaresi’nin “Made in America Loan Guarantee” duyurusu 31 Mart’ta yayımlandı; belge, küçük üreticiler için %90 federal garanti desteğini ve 7(a) ITL programındaki güncellemelerin 1 Mayıs 2026 itibarıyla devreye gireceğini söylüyor. Moda için bu başlık, yerli üretim ve tedarik zinciri finansmanı tarafında dolaylı ama önemli bir sinyal. Kaynak
- Genç Tasarımcıların Dikkatini Çeken Moda Yarışmaları
Moda tasarım yarışmaları, ilk bakışta ödül ve görünürlükle anılıyor. Oysa bu alanın gerçek değeri, çoğu zaman sonucun ötesinde saklı. Çünkü her başvuru; bir fikri olgunlaştırmayı, estetik dili netleştirmeyi, araştırmayı derinleştirmeyi ve tasarımı daha bilinçli bir zeminde kurmayı gerektirir. Kimi zaman kazanan bir koleksiyon olur, kimi zaman yalnızca süreç kalır. Ama yaratıcı üretimde yalnızca “sonuç” yoktur; her hazırlık, tasarımcının kendine yaklaşma biçimidir. Bu yüzden yarışmalar sadece seçilme ihtimali değil, aynı zamanda öğrenme, dönüşme ve kendi sesini daha net duyma fırsatıdır. Türkiye'de KOZA Genç Moda Tasarımcıları Yarışması 2026 Şu anda Türkiye tarafında en güçlü ve en net açık çağrılardan biri. Son başvuru 13 Mayıs 2026 Katılım için T.C. vatandaşı olmak, 01.01.1996 ve sonrası doğumlu olmak, moda/tekstil tasarımı eğitimi alıyor ya da almış olmak gerekiyor; kendi adına resmi kayıtlı firması olanlar katılamıyor. Para ödülleri 400.000 TL, 300.000 TL ve 200.000 TL; ayrıca yabancı dil eğitimi ve onaya bağlı yurtdışı eğitim desteği de var. Link: https://www.kozayarismasi.com/tr/yarisma/takvimi COLIN’S Denim Fikrim / DenimNova 2026 2026 döngüsü başvuru olarak kapanmış olsa da 2027 için güçlü bir radar başlığı. Yarışma bu yıl atık denim ve sürdürülebilir materyaller odağında kurgulandı; 2 Şubat–2 Mart 2026 arasında başvuru aldı. Ön elemeyi geçen 10 finalist eğitim haftasına katılıyor, her finaliste 10.000 TL’ye kadar malzeme desteği sağlanıyor; ödüller 200.000 TL, 150.000 TL ve 100.000 TL. Final takvimi 12 Haziran 2026 olarak duyuruldu. Önümüzdeki sene için bu yarışmayı not edin J Link: https://denimfikrim.com/ IF Wedding Fashion İzmir – 16. Gelinlik Tasarım Yarışması Bu yarışmanın 2026 döngüsü tamamlandı ama 2027 için izlenmesi gereken önemli bir alan. Yarışma genç tasarımcıları gelinlik/abiye alanında sektöre taşımayı hedefliyor; finalistler mentörlerle çalışıp koleksiyonlarını podyumda sunuyor. 2026 döngüsünde birincilik ödülü 100 bin TL idi ve kazanana IF Wedding Fashion İzmir 2027’de performans defilesi hakkı verildi; ikinciye 75 bin TL, üçüncüye 50 bin TL ödül açıklandı. Link: https://ifwedding.izfas.com.tr/tasarim-yarismalari-tasarim-yarismalari-tr Dünya'da Redress Design Award 2026 Sürdürülebilirlik odağı güçlü olan en önemli küresel yarışmalardan biri. 2026 başvuruları açık ve son tarih 17 Nisan 2026. Emerging designer’lara yönelik; atık tekstiller ve döngüsel tasarım stratejileriyle çağdaş bir koleksiyon geliştirilmesi isteniyor. İlk aşamada sadece 3 look sketch istenmesi erişimi kolaylaştırıyor; ayrıca başvuranlar Redress Alumni ağı üzerinden devam eden kariyer desteğine bağlanabiliyor. Link: https://redress.com.hk/rda26-open-applications/ Mittelmoda The Fashion Award 2026 Uluslararası öğrenci ve yeni mezunlar için çok güçlü bir fırsat. Başvurular 30 Haziran 2026’ya kadar açık. Yarışma ücretsiz; dünya çapında sanat ve tasarım okullarındaki moda tasarımcıları ve moda tasarım öğrencilerine açık. 22–30 yaş aralığı hedefleniyor ve 2025/2026 ile 2026/2027 akademik yılı mezun/mezun adaylarını kapsıyor; yani 2027’ye uzanan bir geçiş fırsatı da sunuyor. Link: https://mittelmoda.com/fashion-award LVMH Prize Daha ileri seviyedeki genç tasarımcılar için en prestijli platformlardan biri. Yarışma her yıl düzenleniyor; 18–40 yaş arası ve en az iki ready-to-wear koleksiyonu üretmiş tasarımcılara açık. Ana ödül 400.000 €, Karl Lagerfeld Prize 200.000 €, Savoir-Faire Prize 200.000 €; ayrıca üç genç moda okulu mezununa 10.000 € ve LVMH evlerinden birinde bir yıllık stüdyo deneyimi veriliyor. 2026 edisyonu şu anda yarı finalist aşamasında; bu yüzden bunu esasen 2027 radarı olarak düşünmek daha doğru. Link: https://www.lvmhprize.com/en/discover-the-prize Hyères International Festival of Fashion 2026 Genç tasarımcılar için Avrupa’daki en önemli sıçrama tahtalarından biri. 2026 çağrısı açılmıştı; başvuru son tarihi 31 Ocak 2026 idi. Yarışma 18 yaş ve üzeri tasarımcılara açık, marka kurmuş olma şartı yok. On finalist seçiliyor ve festival; gazeteciler, alıcılar, moda evleri, scout’lar, danışmanlar ve finans çevreleriyle bağlantı imkânı sunuyor. Resmî kurallarda ödüllerin 2027’de uygulanacağı da belirtiliyor; bu yüzden 2027 takibi için çok önemli. Link: https://villanoailles.com/en/pages/appel-a-candidatures-festival-international-de-mode-de-photographie-et-d-accessoires-hyeres-2026 ITS Contest Özellikle avangart, konsept ve güçlü portfolyo odaklı genç tasarımcılar için çok değerli. 2026 edisyonunda seçilen tasarımcılar €10.000, 10 günlük Trieste residency’si ve 10 ay süren müze sergisi hakkı aldı; yarışma dünya çapından başvuruları değerlendiriyor. 2026 kazananları 20 Mart 2026’da açıklandığı için yeni başvuru açısından bunu 2027 radarı olarak düşünmek gerekir. Link: https://itsweb.org/its-contest/its-contest-2026/ International Student Design Competition 2026 (ARTS THREAD x Real Leather. Stay Different.) Öğrenci tarafında erişilebilir uluslararası seçeneklerden biri. Son başvuru 30 Haziran 2026 ve katılım ücretsiz. Yarışma apparel, accessories ve footwear kategorilerinde özgün tasarımlar istiyor; kategori kazananları global etkinliklerde gösterilecek kapsül koleksiyona dahil ediliyor ve final etkinliği için seyahat-konaklama desteği sağlanıyor. Link: https://www.artsthread.com/competitions/real-leather-international-student-design-competition-2026
- Doç. Dr. Başak Boğday Saygılı ile Zamansız Giysiler
“Zamansız Giysiler” bölümlerine baktığımızda, ‘her sabah dolabın karşısında aynı soruyu sormak’ gibi günlük durumlara değiniliyor. Kitabın fikir yolculuğu nasıl başladı? Sizi bu konuyu yazmaya iten temel deneyim neydi? 2001’den beri tasarımcı, 2004’ten beri akademisyen olarak sektör ve üniversiteleri birleştiren projeler yapıyorum. 2010 yılında gelen bir imaj eğitimi teklifi ile başladığım stil ve imaj eğitimlerinde gördüm ki bizim tasarladıklarımızı alacak kitlenin de yapmış olduğumuz tasarımlar doğrultusunda geliştirilmesi gerekiyor. Bir proje kapsamında Ankara’da başladığım eğitimlere, o dönem pek çok devlet kurumunda eğitim verdikten sonra Ankara’da bulunan büyük işletmeler ve holdinglerden de böyle teklifler gelmesiyle eğitimlerim ve eğitim ağlarım büyüdü. 2019 yılında İstanbul’a taşındıktan sonra ise üniversitede tasarımcı yetiştirmenin yanı sıra İstanbul Moda Akademisi (İMA) ve kendi şirketimde Eğitim + Danışmanlık modeliyle stil ve imaj eğitim ve danışmanlıkları vermeye başladım. Danışanlarımın çoğunluğunu lider ve yönetici kadınlar oluşturuyordu. Onlarla çalışmak bana bambaşka bakış açıları kazandırdı. Her birine lider görünüm ve tavır kazandırırken günlük hayatlarında giysilerle ilgili yaşadıkları en çok problemi dile getiriyorlardı. Asıl problem doğru satın almaları ve zamansız alışveriş yaparak giysilerini kolay kombinlemekti. Ancak minimal gardıroplardan da hoşlanmıyorlardı. Çünkü her alan için ayrı ayrı ve çok fazla göz önünde oldukları için farklı kıyafetlere ihtiyaçları vardı. Ancak alışverişe zaman harcamak istemiyorlardı. “Uzun süre kullanacağımız kaliteli ürünler alalım, hangi alanda ne giyeceğimiz belli olan giysiler alalım ve bilelim. Her gün giysi almakla, her trende uyum sağlamakla uğraşmayalım.” dertleri buydu. Zamansız Giysiler tam olarak bu noktadan yola çıkılarak hazırlanmış bir kitaptır. Danışanlarım bana ulaşıyorlardı ancak ulaşamayanlar için bu hayatlarını kolaylaştırıcı, zaman kazandırıcı bir kitap ortaya çıktı. Stil ve algı yönetimi üzerine düşündüren aksesuar detaylarına nasıl yer verdiniz? Bu yaklaşım okuyuculara hangi pratik kazanımları sağlayabilir? Giyimimizle ve her bir alanda her bir stilimiz ile önce kendimizin algısını, sonra çevremizin algısını yönetiyoruz. Bu algıyı aksesuarlarla destekliyoruz. Giysiler olduğu kadar aksesuarlarda da sembol değeri vardır. Örneğin seçmiş olduğunuz bir broş öylesine seçilmemiştir. İç sesinizi, duygularınızı yansıtır. Sembol okumayı bilenler için önemli ipuçlarıdır. Broş, ama nasıl bir broş? Saat, ama nasıl bir saat? Yüzük, ama nasıl bir yüzük? Küpe, ama nasıl bir küpe? Her bir “nasıl”ın cevabı sizin kim olduğunuzu ortaya koyar. Detaylar sizin kişiliğinizi gösterir. Bir aksesuarcıya girdiğinizde binlerce ürün ile karşılaşırsınız. Hepsi birer semboldür. Kitapta bu semboller üzerinde durdum ve tabii kişilerde sağlayacağı pratik ise kendilerini tanımlarken aksesuarlardan güç alabilecekleri şekildedir. Bir otelde yıldız sayısını belirleyen detaylardır. İnsanların vizyonlarını belirleyenler ise aksesuarlardır. “Erkekler için Stil ve İmaj” kitabınızla “Zamansız Giysiler” arasında nasıl bir bağlantı kurdunuz? Bu iki kitabın mesajları arasında ortak paydalar var mı? Uzmanlık alanlarımdan biri olan erkek giyimi üzerine ilk kitabımı hazırladım. Ancak danışanlarımın çoğunluğunu oluşturan lider, yönetici kadınların ihtiyaç ve isteklerine binaen Zamansız Giysiler kitabım hazırlandı. İkisi de kişilerin uzun süreli kullanacakları kaliteli giysileri nasıl seçecekleri, nerede hangi giysiyi ve aksesuarı kullanacakları, alışveriş listeleri vb. pratik bilgiler açısından pek çok benzerlik taşır. Erkekler için Stil ve İmaj kitabımda daha sade ve yalın bir dil kullanılırken Zamansız Giysiler’de daha detaylı bir anlatı bulacaksınız. Ortak yönlerinden biri zamansız ve uzun süreli giysileri belirleme ve bireysel farklılıklara göre giysileri kişiselleştirme yaklaşımıdır. Bunun okuyuculara büyük fayda sağladığını düşünüyorum. Gazi Üniversitesi’nden başlayıp İstanbul Bilgi ve Moda Akademisi’ne uzanan akademik yolculuğunuz nasıl şekillendi? Akademik yolculuğumu tam bir yolda olma, değişimlere göre esnek ve vazgeçmez olabilmek olarak tanımlayabilirim. Tam olarak akademinin yolları taşlı diyebiliriz. Gazi Üniversitesi’nde başlayan akademik yolculuğum Öğretim görevlisi olarak Kırıkkale Üniversitesi’nde devam etti. Doktora’ya başlayabilmek için istifa edip (o dönemlerde çalıştığın şehirde doktora programı yoksa öğretim görevlisi olarak doktora yapmak için başka bir şehre gidemiyordun), yarım dönem açıkta kaldıktan sonra Gazi Üniversitesi’nde doktoraya ve araştırma görevlisi olarak göreve başladım. 5,5 yıl doktora sürem boyunca Gazi Üniversitesi’nde yer aldım. Doktora sonrası 50D maddesi nedeniyle Gazi Üniversitesi’nde ilk sıkıntılı dönemi yaşayanlardan birisiyim. Peki bu beni yıldırdı mı tabi ki hayır. Bu süreci öğrendiğim gün dört farklı üniversiteye başvuru yaptım. O anları ve bir problem olduğundaki ataktaki başağa her zaman teşekkür ederim ve her zor anımda o günleri hatırlar güçlenerek çıkacağımı bilirim. Mail ile ön başvuru yaptığım üniversitelerden ilkine dosya ile başvuruya davet ettiler ve hali hazırda olan dosyamla aynı gün başvuru yaptım ve 45 gün sonra öğretim üyesi olarak atanmıştım. Bir hafta sonra bölüm başkanı 3 ay sonra dekan yardımcısı ve senatör olmuştum. 17 farklı komisyonda görev alıyor, günlerce gecelerce ama keyifle çalışıyordum. Sanat ve Tasarım alanında, moda alanında çok güzel işler yaptığım, moda eğitimi adına, moda akademisi adına çok güzel işler yaptığım bir zaman oldu. Kendim için tam bir yöneticilik okulu oldu. Çok sayıda farklı ekibi aynı anda yönetiyor. Genç yaşıma rağmen değil, gençliğimin enerjisiyle; evli ve çocuklu olmama rağmen değil, eşimin ve çocuklarımın sevgi ve desteğiyle az zamanda güzel işler yapmıştım. Ancak çalıştığım yöneticilerimin değişmesiyle başlayan mobingler son altı ayımı oldukça güçleştirdi. Ve sonra 1,5 yıllık bir aradan sonra Ankara’da Atılım Üniversitesi’nde Dr. Öğretim üyesi olarak göreve başladım. İstanbul’a taşınmam için bu okulun farkında olmadan çok desteği olmuştur. O zamanlar üzülmüş olsam da sonrasında teşekkür ettim. 2019 yılı Eylül Ayında İstanbul’a taşındım. Aynı hafta İstanbul Bilgi Üniversitesi’ne ve hafta sonları da İstanbul Moda Akademisi’nde ders vermeye başladım. İstanbul Bilgi Üniversitesi Uygulamalı Sanatlar Fakültesi Tekstil ve Moda Tasarımı Bölümü İstanbul’daki kalbim oldu diye bilirim. Her bir öğretim üyesi arkadaşım, her bir öğrencimiz ile çalışmak çok çok keyifliydi. Kurum değer veren bir kurum öncelikle. Çalıştığınız okulun değerlerinizle uyuşması, verimlilik adına hapsolmayan tam tersine öğrencilere ve öğretim üyelerine farklı projeler yapmalarına fırsat veren, kurumların içindeki insanların birbirine destek olan yapısı her zaman o kurumu yukarıya çıkartır. İstanbul Bilgi Üniversitesi tam olarak bunu yaşattı diyebilirim. Yüksek Lisans ve sanatta yeterlilik dersleri verdiğim Haliç Üniversitesi ise hayatıma bambaşka dokundu. Moda teknolojilerini ülkede ilk deneyimleyen akademisyen olmamın meyvelerini Haliç Üniversitesi’ndeki yüksek Lisans ve Sanatta yeterlilik yapan öğrencilerim topladı. Onlarla yapmış olduğumuz çalışma ve araştırmalar Türkiye’de ve dünyada kullanılan moda sektöründeki tüm yapay zekalara ulaşmamızı sağladı. Bu durum Moda Tasarımı alanında Türkiye’de ilk makalelerin yazılmasını sağladı. Kitapta “her aldığınız giysi hem size yük hem dünyaya” yorumu var. Bu vurgunun arkasında hangi sürdürülebilir moda ilkeleri var? Özellikle 2000’li yılların başında yükselen haklı bir akım olan sürdürülebilirlik, özellikle tekstil alanında çok büyük yükselişe geçti. Ancak bu noktada sektörün bakış açısı, olan giysileri yeniden kumaş hâline getirip yeniden şekillendirmek ya da atık olan %100 hammaddelerden yeniden kumaş yapıp geri dönüşüm üzerine yoğunlaşmak şeklindeydi. Ancak bir akademisyen olarak o kısımdan hep uzak durdum. Bu uzak duruşum o dönemki popülarite karşısında akademisyen ve moda sektör profesyonelleri tarafından yanlış bulundu. Bence de onların duruşu yanlıştı ki bugün bu duruşum artık dünya çapında da Türkiye’de de haklı olduğu pek çok bilimsel çalışma ile kanıtlandı. Ben sürdürülebilirliğin, kişinin vücut özelliklerine, psikolojisine ve kariyerine göre kaliteli ve doğru alışveriş yaparak; sektörün de bu doğrultuda üretim yaparak sürdürülebilir olacağını savunanlardanım. Bu savunduğum; eski giysilerle, kişiliğimize ve kariyerimize uygun olmayan giysileri kullanalım demek değil. Ya da giysi üretilirken artık kumaşları geri dönüşümle kullanmayalım da demiyorum. Tabii ki uygun alanlarda modernleştirerek kullanabiliriz. Ancak dünya çapında yaygın olan markaların sırf trend yaratmak adına göstermelik yaptıkları sürdürülebilirlik propagandalarını esefle kınıyorum. Dertleri kalite, dertleri iyi ürün almak olsaydı Türk moda sektöründen fiyat nedeniyle ayrılıp koşarak Mısır’a gitmezlerdi. Neyse ki 2005 yılında gümrüklerin kalkıp Çin’in Türk moda sektörüne verdiği zarardan sonra şu anki durum daha zayıf. Tabii insanlar son yaşadıklarını en zor gibi hatırlarlar ancak o dönem Türk moda sektörü çok daha ağır bir süreç geçiriyordu. Şu anda biliyoruz ki o dönem nasıl kaliteyi tutturamadıkları için geri geldilerse, o giden markalar yeniden geri dönecekler Türkiye’ye. Bu noktada ekonomik, politik ve iş trendlerini iyi okuyabilmek ve çok açılmadan hafif hareketlerle sektörde kalmaya devam etmek gerekiyor. Dünya çapında biliniyor ki “iyi üretiyoruz” ve Türk moda sektörü olarak hazırlandığımız aşama artık “Tasarım Ülkesi”. Bunun için pek çok altyapıyı hazırlamış olsak da “Teknik Eleman” eksikliğimizi hızlıca kapatıp “Markalaşan Tasarım Ülkesi” pozisyonunda devam edilmelidir. Kolay olacak demiyorum ancak sistemli ve devlet kurumları ile üniversitelerin ortak çalışmalarıyla bu pozisyonda dünya çapında yeni bir boyuta geçebiliriz. Geleneksel tekstil ve yavaş moda ilişkisini düşündüğümüzde, zamansız giysileri sürdürülebilirlik açısından nasıl konumlandırıyorsunuz? Geleneksel kumaşlarımız çok kıymetli eserler ve değerlerdir. Onları yavaş moda kapsamında geleceğe aktarmalı ve onlardan ilham alıp geleceğe aktaracağımız endüstriyel formlarını oluşturmalıyız. Yavaş moda kapsamında bütün geleneksel kumaşlarımızı kullanabilir; sadece geleneksel formlarda değil, modern formlarda da kullanımını artırmalıyız. Coğrafi işaret almak çok çok önemli. Geleneksel kumaşlar ile 2015 yılında hazırladığım kişisel sergimin de amacı tam olarak buydu. Geleneksel kumaşları ve motifleri günümüz teknolojisiyle harmanlayarak günümüz kullanımına aktarmaktı. Geleneksel kumaş üretiminin yok olmaması için Türk moda markalarının kullanımı teşvik edilmeli ve sadece geleneksel kumaş kullanan moda markaları özellikle desteklenmelidir. “Zamansızlık kavramı kültürden kültüre değişebilir. Türkiye’nin giyim kültürü, sizin ‘zamansız giysiler’ yaklaşımınızı nasıl etkiledi?” Türkiye kuruluşundan günümüze pek çok zorlu dönemden geçti. Bu zorlu dönemler; üretimin olmadığı, üretim yapacak insanın olmadığı, üretim yapacak makinenin olmadığı, üretim yapacak hammaddenin olmadığı yıllardı. Böyle zorlu dönemlerden geçen halk, elindekinin kıymetini bilen nesillerin yetişmesine neden oldu. Ancak 1980’li yıllarda her alanda artan üretim, tüketim çılgınlığını da beraberinde getirdi. Zor günleri gören nesil ve onların göç hikâyesi olan büyükleri tarafından yetiştirilen neslin var olanın kıymetini bilen anlayışıyla yetişen bir aileden gelmem; ana vatanda olan her şeyin kıymetini bilmek, topraklarına ve geleneklerine tutunmayı bilen bir kişi olarak yetişmemi sağladı. Ailemde herkesin el sanatıyla uğraşması da genlerime yansıyan ve bu mesleği seçmemdeki en büyük etkendir. Moda, imaj ve stil üzerine eğitimler veren ve var olanın kıymetini bilen biri olarak eğitimlerimde gördüm ki bu çok fazla kişinin problemiydi. Çok fazla alışveriş yapmaktan rahatsızlardı ancak neyi nasıl alacağı ve onu nasıl kombinleyeceği konularında o kadar çok sorun yaşıyorlardı ki sadece 2-3 tam gün ya da bir aylık eğitimler yetmiyordu. Yanı başında her an ulaşabileceği bir kaynağa ihtiyaç vardı. Onun üzerine ortaya çıktı Zamansız Giysiler kitabım. Ömür uzatımı ve ekonomik alışveriş yaklaşımı çerçevesinde, basit stil ipuçları verebilir misiniz? İnsan ömrü uzuyor. Her yaştaki insan artık olduğundan daha genç görünüyor. Bu gençlik giysilerle de desteklendiğinde kişi 10–20 yaş daha genç görünebiliyor. Tabii ki yaşını kabul edip uygun davranışlar ve uygun giyim sergilemek daha doğru olsa da o uygun sınırlar içerisinde yapacağınız küçük değişikliklerle 10 yaş daha genç görünebilirsiniz; üstelik cerrahi müdahaleye gerek kalmadan. Kitapta da bu konuya geniş yer verdim. Zamansız giysiler kullanalım ancak birkaç trend ürünümüzün olması çok daha genç görünmemizi sağlar. Gözlük kullanıyorsak günümüz trendlerine uygun bir gözlük, yine yaşınızı daha genç gösteren bir aksesuardır. Özellikle renkli giyinmek sizi her zaman daha genç gösterir. Bulunduğunuz ortama göre hangi giysinin, hangi ürünün renkli olması gerektiğine karar vererek tabii. Bir yöneticiyseniz renkli ceketler sizi çok belirgin ve fark edilir yapar. İnci, çok zarif ve güzel bir aksesuar olmasına rağmen kişiyi yaşlı gösteren bir detaydır. Sürekli siyah giyinmek ya da nude tonları tonsürton (baştan ayağa benzer tonlar kullanımı) şekilde kullanmak kişiyi yaş olarak olduğundan biraz daha büyük gösterir. Kahverengi renk de aynı etkiyi verir. Kişinin yüzündeki cilt kusurlarını ve kırışıklıkları netleştirir ve kişiyi daha yaşlı gösterir. Tabii moda renk günümüzde kahverengi. Bu nedenle yüzümüze yakın olan giysilerde değil; etek, pantolon, ayakkabı, çizme ve aksesuar gibi ürünlerde kahverengiyi tercih edebiliriz. Özellikle 40 yaş üstünün kahverengi kullanımında çok daha dikkatli olması gerekiyor. Yıllardır moda tasarımıyla yapay zekâyı birleştiren bir girişim yürüttüğünüzü biliyoruz. Bu projede ne yapıyorsunuz ve stil asistanı uygulamanız ne aşamada? Yapay zekâ hepimizin işini bambaşka noktalara getirdiği gibi benim de işimde çok güzel bir değişim ve dönüşüm sağladı. Kendime ve işime yoğunlaşmam gereken bir dönemde yapay zekâ ile tasarımlar dünyada yeni yeni duyulmaya başlıyordu. Modanın teknolojisinde önde gelen isimlerden biri olarak o dönemlerde yapay zekâyı ilk kullanan, moda sektöründe ilk öğreten ve moda sektöründe yapay zekâ üzerine ilk akademik yayını yapan kişi oldum. Bu durum, yapay zekânın moda sektöründe yaygınlaşmasına katkı sağlamamı mümkün kıldı. Şu an pek çok yapay zekâ firması projelerini bize getiriyor. Şirket olarak ilk denemeleri biz yapıyoruz. Gerekli geri dönüşleri yaptıktan sonra piyasaya çıkış yapıyorlar. Bu kadar yoğun yapay zekâ çalışması yaparken 2014 yılında bir yazılım programı olarak hazırladığım proje de gün yüzüne çıkmaya hazırdı. Önemli olan bu yapay zekâ uygulamasını kiminle yapacağımdı. O noktada güçlü, deneyimli, güvenilir ve yarı yolda bırakmayacağına çok inandığım Cerebrum Technologies ile bir yapay zekâ zirvesinde yollarımız kesişti. O günden beri “Stilim” isimli uygulamamız üzerine birlikte çalışıyoruz. “Stilim”, yılların bilgi birikimiyle hazırlanmış bir yapay zekâ uygulaması. Benim tasarımcı ve eğitmen olarak birikimlerimin yanı sıra 2010’dan beri binlerce kişiye verdiğim eğitimler ve 2019’dan beri yüzlerce kişiye verdiğim danışmanlıklar sonucu elde ettiğim bilgilerin işlendiği bir sistem. “Stilim” kişiselleştirilmiş bir yapay zekâdır. Kişiler uygulamayı indirdikten sonra belirli sorulara verdikleri ve onayladıkları her cevapla yapay zekâyı eğitmiş olurlar. Öğreten bir yapay zekâdır ve şu anda da gelecekte de en büyük farkı bu olacaktır. 29 Mayıs 2025 tarihinde kullanıma açıldı. Şu an yaklaşık 2.500 kullanıcısı var. Zaman kazanımı, yaratıcı süreç ve kullanıcı deneyimi açısından yapay zekânın moda üzerindeki etkileri neler?“ Stilim”, zaman kazanımı açısından kariyerinize uygun şekilde günlük yarım saat, ayda 15 saat, yılda 180 saat zaman kazandırır. Zihin yükünü ve karar yorgunluğunu azaltması ise en güzel özelliklerinden biridir. “Ne için ne giysem?” düşüncesini bırakın. Sizin yerinize; sizi vücut özellikleri, psikolojik özellikleri ve kariyer özellikleri bakımından iyi tanıyan ve kariyerinize göre eğitilmiş “Stilim” düşünsün. Siz kombininizi giyerek şıklığınızın keyfini çıkarın. Yapay zekâ stil önerilerinde bulunurken kişisel yaratıcılığı destekleyen mi, yoksa sınırlayan bir rol oynuyor sizce? İnsan hayal gücüyle teknolojiyi nasıl dengede tutabiliriz? Yapay zekâ, insanlara yaratıcılıklarında destek olan bir sistemdir. Hangi sınırda kalacağına kişiler karar verir. Bu durum benim yapay zekâm “Stilim” için de geçerli; genel kullanımdaki yapay zekâlar ve tasarım amaçlı kullandığım yapay zekâlar için de. Ne kadar ve hangi noktaya kadar destek alınacağına kullanıcılar karar verir. Yapay zekâya ne kadar çok detay verirseniz o da size o kadar doğru bir sonuç ortaya çıkarır. İnsan hayal gücüne ulaşması mümkün değildir tabii; bu da ne kadar hayal gücümüz olduğuna ve teknolojiyi, yapay zekâyı kullanmaya ne kadar hevesli olduğumuza bağlıdır. Hayal gücü güçlü olan, ulaşmak istediği konuda bilgisi iyi olan ve yapay zekâyı kullanmaya hevesli kullanıcılar için sonuçlar gerçekten uçar. Ancak sadece yapay zekâya sormak değil, konu hakkında bilgi sahibi olmak da sonuçları ciddi şekilde iyileştirir. Stil asistanınız sadece kıyafet değil, kişinin ruh hali ve psikolojisi üzerinden de öneriler yapabilir mi? Moda–psikoloji kesişiminde gelecekte nasıl bir dönüşüm öngörüyorsunuz? Stilim, kişilerin ruh hâllerine göre kombin hazırlar. Kullanıcı üyelik oluşturduktan sonra gelen sorular, kullanıcının psikolojik özelliklerini de belirlemek üzere tasarlanmıştır. Sorular; psikolojik, fizyolojik ve kariyer özelliklerini belirlemeye yöneliktir. Moda ve bireysel moda tercihleri kesinlikle psikolojik etmenlere göre şekillenir. Modanın bu kadar değişken olmasının altındaki sebep de budur. Özellikle bireysel kullanımda seçtiğimiz giysiler psikolojimize göredir. Bazı kişiler mutsuz olduğunda sakin renkleri tercih ederken, bazıları siyah rengi seçer, bazıları ise rengârenk giyinir. Bazen bir küpeyi kendimize çok yakıştırırken gelecek sezon bir kez bile kullanmayabiliriz. Hiç kullanmadığımız bir tasarımı gelecek sezon sürekli tercih edebiliriz. Hiç kullanmadığımız bir rengi gelecek sezon pek çok giysimizde görebiliriz. Moda psikolojiyi etkiler. Psikoloji de modayı etkiler. Dijital gardırop uygulamalarıyla birlikte tüketicilerin alışveriş alışkanlıklarının nasıl değişeceğini öngörüyorsunuz? Zamansız giysiler bu dönüşümde nasıl bir rol üstlenebilir? Öncelikle Stilim’den yola çıkacak olursam, biz Stilim’i her daim kişinin gardırobu yanındaymış gibi hissetmesini sağlayacak şekilde tasarladık. Neden? Çünkü bilinçli alışveriş yapmasını istiyoruz. Elinde neler var? Onları ne kadar kullanıyor? Yeni bir giysiye ihtiyacı var mı? Bunları uygulamayı açtığında görebilsin istiyoruz. Hiç giysi almasın mı? Tabii ki alsın. Ancak gardırobuyla uyumlu giysiler alsın. İyisini alsın ve aldığına değsin istiyoruz. Bütçesine en uygun kaliteli ürüne yatırım yapsın istiyoruz. Bu alışkanlıkları yaygınlaştırıp kişilere zaman ve kolaylık kazandırdığımızda gereksiz ürünlere para harcamadıkları için dolaylı yoldan kazanç sağlamış olacaklar. Aldıkları kaliteli ve uzun süre trendi geçmeyen ürünler, yani “Zamansız Giysiler”, uzun süre hayatlarına kolaylık ve şıklık katacaktır. Sizce moda sadece giyim değil, aynı zamanda bir yaşam felsefesi midir? Teknoloji bu felsefeyi derinleştiriyor mu yoksa daha yüzeysel bir moda kültürüne mi yöneltiyor? Moda, yaşama bakış açınızdır. Moda, hayattaki izinizdir. Sizin kişiliğinizi ve hayata karşı duruşunuzu gösterir. Örtünmek amacıyla bile kullananlar bir moda ürününü kullanmaktadır. “Ben modayı kabul etmiyorum.” diyen kişinin çıplak gezmesi gerekir diye düşünebiliriz. Moda, dünyanın lokomotif sektörlerinden biridir ve insan var olduğu sürece var olmaya devam edecektir. Stilim’i ilk tanıttığımız dönemde moda sektöründen iş insanları “Hocam, ocağımıza incir ağacı mı dikeceksin?” diyenler oldu. Hayır, asla böyle bir amacımız yok. Türkiye, giysi üretiminde dünyadaki en iyi ülkelerden biri. İsteğimiz, o iyi ürünleri yurt dışındaki markalar için üretmek değil; kendi markalarımız için üretmek. Bu nedenle yerelden globale açılan bir yapay zekâ markası olarak “Stilim” yoluna devam ediyor. Umarız tüm moda sektörümüz yerelden de marka olunabileceğini kabul eder ve artık markalaşmaya, kendi tasarım ürünlerini üretmeye başlar. Moda sadece giyim değil, yaşam felsefenizin göstergesidir. Teknoloji ise modanın felsefesini daha da derinleştirir. Stilim.ai, kişinin bakış açısını yansıtacak şekilde tasarlandığı için kişinin kimliğine uygun giysiler kullanmasını sağlar. Türkiye’nin küresel platformda bir “tasarım ülkesi” haline gelmesi gerektiğini vurguluyorsunuz. Bunun için kamuda, akademide ve özel sektörde nasıl ortak çalışmalar gereklidir? Türkiye’nin bir tasarım ülkesi hâline gelmesi artık bir zorunluluktur. Üretim maliyetlerinin artması, ülke olarak artık başka markalar adına üretim yapamayacağımızı göstermektedir. Bu şartlar altında taşeron ülke olmaya devam edemeyiz. Kendi markalarımızla, kendi tasarımlarımızla hareket etmemiz gerekiyor. En iyi üretim yöntemlerini kullanıyoruz. En iyi araçları kullanıyoruz. Tasarımcılarımız çok iyi yetişmiş durumda. Her şey varken marka yaratmamaktaki ısrarımız ise sadece bildiğimiz yolun o yol olduğunu düşünmemizden kaynaklanıyor. Dünya markası olma yolculuğu kolay demiyoruz. Ancak başkasının taşeronu olmak da kolay bir süreç değil. Taşeronu olunan markalardan üretim yöntemleri ve kalite anlamında pek çok deneyim elde ettik. Elde ettiğimiz bu yöntemleri artık kendimiz için, ülkemiz için kullanma zamanıdır. Moda sektöründeki iş insanlarına bunu söylediğimde, “Hocam, dünya çapında marka olmak çok uzun zaman alır.” diyorlar. Hayır, artık değil. Onların markalaştığı dönemde moda dergileri yeni çıkıyordu. Televizyon ve benzeri medya araçları bu kadar yaygın değildi. Şimdi ise dünya parmaklarımızın ucunda. Dünyaya ulaşmak bu kadar kolayken neden bu ısrar? Vizyoner iş insanlarımız ve markalaşmaya yapılacak desteklerle başlamış olan bu süreç başarılı hâle gelebilir. İtalya örneği ne gibi dersler içeriyor? Türkiye’nin potansiyel ve rekabet gücünü nasıl değerlendiriyorsunuz? İtalya bir günde tasarım ülkesi hâline gelmedi. Devlet destekleriyle moda üretim ülkesine dönüşen İtalya, üretim maliyetlerinin artmasından sonra tasarım ve numune üretimlerini kendi yapar hâle geldi. Numune üretimlerini ise 1980’li yıllardan sonra Türkiye, Bulgaristan ve Romanya gibi ülkelere bıraktı. Üniversiteler 2000’li yılların başından beri tasarım ülkesi olmak için altyapı oluşturuyor. Çünkü yetişmiş, eğitilmiş kadro bir günde oluşmuyor. Belirli bir zaman ve emek istiyor. Şu anda tasarımcılarımız ve mühendislerimiz bu kadar yetkin iken onları yurt dışına kaptırıyoruz. Ne oluyor? Yabancı dünya markaları için Türk tasarımcıların tasarladıkları ürünler Türkiye’de üretiliyor. Kendi köklerimize güvenmeli, kendi yetiştirdiklerimize güvenmeliyiz artık. 2000’li yılların başında marka olan firmalarımızda yurt dışından gelen tasarımcılar çalışıyordu. Kendi tasarımcılarımızın yetişmesiyle bu durumdan kurtulduk. Ancak hâlâ marka olamamış firmalar için Mısır’a gitmek bilinen yolda yürümeye benziyor. Markalaşmak evet, farklı bir yol. Ancak arkamızdaki bu kadar deneyimle asla atlanmaması gereken bir yol. Akademik geçmişinizden hareketle özellikle sormak isteriz: Genç tasarımcıların hem teknolojiyi hem de sürdürülebilirliği kucaklaması için hangi becerileri geliştirmesi gerekiyor? Üniversitedeki öğrencilerimizin çoğunda maalesef yetersiz bilgi nedeniyle yapay zekâ teknolojisinin işlerini ellerinden alacağı düşüncesi var. Ancak yapay zekâ fobisini aşmamız gerekiyor. Yapay zekâyı kullanmaya başlayan öğrencilerimiz ise harika işler çıkarıyorlar. “Bire beş katmak” deneyimini tam anlamıyla yaşıyorlar. Hem kumaş tasarımında hem giysi tasarımında hem de üretim süreçlerinde yapay zekânın gücünden faydalanıyorlar. Bundan sadece üç yıl önce bir dönemde hazırlattığımız koleksiyon derslerindeki içerik, artık maksimum üçte bir sürede hazırlanabiliyor. Bu durumda öğrencilerin çok daha fazla deneme şansı oluyor. Öğrenciyken ne kadar çok deneme yapılırsa ustalaşmak için o kadar güçlü bir hazırlık sağlanır. Görselleştirmeyi seven ama kombin konusunda zorlanan biri olarak okuyucuya yürütmesi kolay somut adımlar sunuyorsunuz. Bu adımların içinden sizin favoriniz hangisi? Kişilerin görselliğine önem göstererek kendi değerini görünür kılması için pek çok yöntemle bunu anlatmaya çalışıyorum. Kitaplarım, gazete ve dergi yazılarım, Instagram ve YouTube kanalım, “Stilim” yapay zekâ uygulamam… Her biri için ciddi emek harcıyorum. Benim için hepsi ayrı ayrı kıymetli. Erkekler için Stil ve İmaj, Zamansız Giysiler kitaplarım ve Stilim yapay zekâmız bir bütün. Kitaplarımı okuyanlar Stilim’in mantığını çok daha kolay anlayacaklar ve onlar için besleyici bir kaynak olacaktır. Stilim, insanların 7/24 stil danışmanıyla birlikteymiş gibi hissedeceği oldukça lüks bir uygulama. Şu anda yıllık satın alımlarda aylık yaklaşık bir buçuk kahve fiyatına geliyor. Stil danışmanıyla çalışanlar bilir; bu hizmet genellikle maksimum bir aylık bir süreçtir ve 150–200 bin TL’ye varan bir maliyeti vardır. Bu hizmete aylık bir buçuk kahve fiyatına ve 7/24 ulaşabilmek büyük bir lüks. Henüz bu şartlardayken bu imkânı uygun fiyatla değerlendirmek önemli bir fırsattır. Bir stil asistanı geliştiren, zamansızlık üzerine kitap yazan biri olarak siz kendi gardırobunuzu nasıl şekillendiriyorsunuz? Zamansızlık sizin hayatınızda nasıl bir karşılık buluyor? Zamansızlık ve estetik hayatımın merkezinde diyebilirim. Kültürel altyapı olarak bizler çok güçlü estetik değerlere sahip bir milletiz. Geleneklerimiz, yetişme tarzımız ve eğitim sistemimiz zamansızlık bilinci taşıyan bir kültürden geliyor. Bizler yerli mallarını önemseyen bir nesiliz. Yurt dışına çok fazla çıkıyor olmama rağmen yurt dışından neredeyse hiç giysi almadan dönerim. Gardırobumun %95’ini Türk malzemeleri oluşturur. Giysilerimin %95’i zamansız parçalardır. %5’lik kısmında ise trend ürünler kullanırım. Yeni giysiler alırken de bu oranı bozmamaya çalışırım. Giysilerimi modası geçtiği için değil, artık ruhuma hitap etmediği zaman çıkarırım. Kaliteli ürünler aldığım için eskidiği için çıkardığım olmaz. Giysilerimi severek kullanacak kişilere vermek öncelikli tercihimdir. Zamansızlık hayatımın her noktasında vardır diyebilirim. Sadece gardırobumda değil, evimde de “almış olmak için alınmış” bir ürün yoktur. Alıp altı ay sonra kullanımdan çıkardığım bir ürün hayatımın hiçbir döneminde olmadı. Belki çocuklarım küçükken, büyüdükleri için. Şu an onlar da bu felsefeyi çok güzel benimsediler. Farkındalıklı yaşıyor olmaları beni çok mutlu ediyor. Aldığım kitaplar hiçbir zaman “bir kez oku, kenara at” kitaplar olmadı. Dergiler, hatta aylık moda dergilerini ev için almış olsam bile mutlaka okula gider; daha fazla kişinin faydalanması için paylaşılır. Kaynaklarımızı doğru kullanmak hepimizin sorumluluğundadır.
- Manisa’da Keyifli Bir Öğün Molası
Antrenman temposunu, gün içi ritmini ve öğün dengesini önemseyenler için bir mekânda sadece lezzet değil; ferah bir atmosfer, taze içerikler ve günün akışına iyi eşlik eden bir deneyim de önemli. Geçtiğimiz hafta yolumuz Manisa’ya düştüğünde biz de GREEN SALADS’ın Forum Magnesia AVM’de yeni açılan şubesinde yemek yeme fırsatı bulduk. İlk izlenimimiz, markanın alıştığımız çizgisini burada da koruduğu yönünde oldu. Modern, konforlu ve şehir temposuna uyum sağlayan bir durak. Menüsündeki seçenekler, hafif ama tatmin edici bir öğün arayanlar için dikkat çekici; mekânın genel atmosferi ise kısa bir mola vermek, nefes almak ve lezzetli bir tabakta günü dengelemek isteyenlere hitap ediyor. Dikkatimizi çeken bir başka nokta da şu oldu. Forum Magnesia çevresinde ailelerin ya da iş çıkışı bir araya gelenlerin rahatça yemek yiyip ardından çay veya kahve eşliğinde vakit geçirebileceği nitelikli restoran sayısı çok fazla değil. GREEN SALADS bu anlamda sadece yemek yenilecek bir yer gibi değil, biraz oturup vakit geçirilebilecek, günün temposuna ara verilebilecek bir alan hissi de veriyor. Bizim en sevdiğimiz detay ise açık alanda, Spil Dağı manzarasına karşı oturma imkânı sunan terası oldu. Güzel bir manzara eşliğinde yemek yemek zaten başlı başına keyifli ama Spil Dağı işin içine girince o his biraz daha derinleşiyor. Çünkü burası sadece Manisa’nın güçlü doğal simgelerinden biri değil; aynı zamanda Kybele, Niobe, Tantalos ve Pandereos anlatılarıyla Antik Çağ’dan beri bölgenin hafızasında yer eden çok katmanlı bir yer. Dağın eteklerinde Kybele rölyefi, Niobe Ağlayan Kaya, Tantal Kalesi kalıntıları ve Bizans döneminden Magnesia Kalesi izleri bulunuyor. Spil Dağı’nın 1968’den bu yana milli park statüsünde korunuyor olması da, bu manzaraya bakarken aslında yalnızca güzel bir dağa değil, mitolojiyle, arkeolojiyle ve Manisa’nın kültürel geçmişiyle iç içe geçmiş bir coğrafyaya baktığınızı hissettiriyor. Manisa’da yolu bu tarafa düşenler için, özellikle de ferah bir ortamda dengeli ve özenli bir öğün arayanlar adına, not edilebilecek adreslerden biri olduğunu düşündük.
- Sessiz Bir Rönesans
Zihinle tasarlanan, farkındalıkla şekillenen bir moda sezonu “Daha az gürültü, daha çok anlam.” Yeni sezonun şifresi, yüksek sesle değil fısıltıyla yazılıyor. Moda, Hızdan Kaçarken Moda her zaman yalnızca kıyafetlerden ibaret olmadı; o, çağın ruhuna ayna tutan en güçlü görsel dillerden biri. 2026 İlkbahar/Yaz sezonu ise bu aynayı içe çeviriyor. Giderek daha gürültülü hale gelen bir dünyada, moda artık sesini kısmayı seçiyor. Gösterişli sunumlardan uzaklaşan yeni koleksiyonlar; sadelik, farkındalık ve düşünsel derinliğe davet çıkarıyor. Son birkaç sezonun ardından, tasarımcılar adeta zihinsel bir reset tuşuna bastı. Sosyal medyanın hız ve yüzeysellik çağrısına karşı, şimdi moda zihinle kurulan bir bağ, görselliğin ötesine geçen bir anlatı arıyor. SS26 koleksiyonları, görsel aşırı uyarılmanın ardından dinginliğe duyulan özlemi stil yoluyla ifade ediyor ve “Yavaşla, düşün, hisset” diyor Zekâ Yeni Aksesuardır Yeni sezonda kıyafetler sadece bir stil önerisi değil; aynı zamanda bir duruş. Markalar, hikâyelerini entelektüel temalarla örüyor. Kitaplar, edebi göndermeler ve düşünsel çağrışımlar yalnızca podyumların değil, moda anlatısının da merkezine yerleşmiş durumda. Basılı kelimenin gücü, aksesuar değil adeta ana ilham kaynağı olarak yeniden doğuyor. Bu sezonda giyinmek sadece görünmekle ilgili değil; düşünmek, hissetmek ve ifade etmekle ilgili. Her dikiş, bir fikri; her desen, bir hissi anlatıyor. Moda, bilgiyle harmanlanan bir zevkin göstergesi haline geliyor. Ve tasarımlar sadece estetik beyanlar değil; aynı zamanda zihinsel ve kültürel referanslar taşıyor. Basılı kelimenin moda sahnesinde yeniden konumlanması ise tesadüf değil. Gazeteler, kitap kapakları, edebi alıntılar... Hepsi hızla tüketilen görselliğin karşısına yerleştirilen bilinçli simgeler. Küçük Şeylerin Büyüsü Estetikte de bir dönüşüm yaşanıyor. Daha önce sahnelenen büyük jestlerin yerini artık küçük dokunuşlar alıyor. El yapımı detaylar, zarif işçilikler ve özel anlamlar taşıyan minik süslemeler öne çıkıyor. Gösterişli sunumlardan çok, yavaş ve dikkatli inşa edilen hikâyeler ön planda. Göz alıcı dev prodüksiyonların yanında, bir çiçek nakışının ya da tığ işi bir çanta süsünün taşıdığı duygu, büyük yapılar kadar etkili. Moda anlatısı artık “küçük şeylerin büyüsü”ne odaklanıyor. El emeği, detaylara gösterilen özen ve anlamla yüklenen tasarım ögeleri ön planda. Bottega Veneta’dan Loewe’ye kadar birçok marka, gösteriş yerine duygusal yakınlık sunan estetikleriyle izleyiciyle bağ kuruyor. Moda artık sadece izlenmek için değil; hissedilmek, hatırlanmak ve yaşanmak için var. Bu samimi yönelim, yalnızca görsel bir tercih değil; aynı zamanda bir zihniyet değişikliği.
- Sustainable Fashionista Nedir?
Hayatımızda artık yeni bir kavram daha var; “Sustainable fashionista”. Yani Sürdürülebilir Moda Tutkunu. Bu kavram ilk bakışta kulağa sadece sürdürülebilir modayı seven, iyi giyinen, bilinçli tüketici gibi gelebilir. Oysa bundan daha derin bir yere işaret ediyor. Çünkü bugün mesele yalnızca “çevreye daha az zarar veren parçalar seçmek” değil; modayla kurduğumuz ilişkinin hızını, sıklığını, kanıt talebini, bakım kültürünü ve arzunun kendisini yeniden düşünmekten geçiyor. Tekstil sektörü bugün su ve arazi kullanımı üzerindeki en büyük baskılardan biri, aynı zamanda hammadde kullanımı ve sera gazı emisyonları açısından da en yüksek etkili sektörler arasında yer alıyor. Avrupa kurumları da bu nedenle modayı artık sadece estetik bir alan değil, döngüsellik, tüketici hakkı ve endüstriyel dönüşüm meselesi olarak ele alıyor. Sustainable fashionista, en basit tanımıyla, stilini yalnızca görünüş üzerinden değil; bir parçanın nasıl üretildiği, ne kadar kullanılacağı, nasıl onarılacağı, hangi sistemin parçası olduğu ve hangi iddiaların gerçekten doğrulanabildiği üzerinden kuran kişiye deniyor. Bu figür, modadan vazgeçen biri değil. Tam tersine, modayı ciddiye aldığı için onun tedarik zincirini, malzeme mantığını, bakım ömrünü ve etik dilini de ciddiye alan kişi. Yani mesele “daha az şık olmak” değil; şıklığın arkasındaki görünmeyen maliyeti artık görmezden gelmemek. Diğer bir perspektifinden bakınca burada kritik kırılma şu. Sustainable fashionista bir kimlik etiketi değil, bir tüketim ve seçim metodudur. Çünkü sürdürülebilirlik, gardıroba iliştirilen romantik bir sıfat olmaktan çıktığında gerçek anlam kazanır. “İyi niyetli alışveriş” ile “kanıta dayalı moda okuryazarlığı” arasındaki fark tam da burada başlar. Avrupa Komisyonu’nun yeşil iddialara ilişkin çerçevesi de bunu doğruluyor: çevresel beyanların önemli bir bölümü muğlak, yanıltıcı ya da kanıtsız bulunuyor; bu da tüketicinin yalnızca marka diliyle değil, doğrulanabilir veriyle ilişki kurması gerektiğini gösteriyor. Bu kavram neden şimdi daha önemli? Çünkü moda endüstrisi uzun süredir yalnızca koleksiyon değil, hız satıyor. 2000 ile 2015 arasında küresel tekstil üretimi iki katına çıktı; giyim ve ayakkabı tüketiminin 2030’a kadar daha da artması bekleniyor. Avrupa Parlamentosu verilerine göre AB’de kişi başı tekstil tüketimi 2022’de ortalama 19 kilograma yükselirken, yılda yaklaşık 12 kilo giyim ürünü kişi başı atık haline geliyor. Aynı çerçevede hızlı moda, düşük fiyat ve sürekli yeni ürün akışıyla aşırı tüketimi teşvik eden bir model olarak tanımlanıyor. Bu yüzden sustainable fashionista, yalnızca trendleri takip eden biri değil; trendin sistem maliyetini de okuyan biri haline geliyor. Bir tişörtün fiyatı ile gerçek bedeli arasındaki farkı görebilen, dolabındaki “kullanım sıklığı”nı satın alma anındaki heyecandan daha önemli sayan ve stilin yalnızca sahip olmakla değil, kullanmakla inşa edildiğini bilen biri. Burada stilin dili değişiyor. “Yeni” olan artık otomatik olarak “değerli” sayılmıyor. Değer, giderek daha fazla biçimde dayanıklılık, çok yönlülük, bakım kolaylığı, onarılabilirlik ve tekrar kullanım potansiyeliyle ölçülüyor. Avrupa Komisyonu’nun tekstil stratejisinde de 2030 vizyonu tam olarak buna yaslanıyor: pazara sunulan tekstillerin dayanıklı, onarılabilir, geri dönüştürülebilir olması; hızlı modanın geride kalması; yeniden kullanım ve onarım hizmetlerinin yaygınlaşması hedefleniyor. Sustainable Fashionista Ne Değildir? Ve nasıl düşünür? Markalar için Sustainable Fashionista Ne Anlama Geliyor?
- Sustainable Fashionista Ne Değildir?
Önce bunu netleştirmek gerekir. Sustainable fashionista, yalnızca organik pamuk satın alan kişi değildir. Sadece vintage giyen kişi de değildir. Sadece etiketi üzerinde “eco”, “green”, “conscious” ya da “responsible” yazan ürünleri tercih eden kişi hiç değildir. Çünkü bugün sürdürülebilirlik dili, pazarlamanın en kalabalık alanlarından biri haline gelmiş durumda; Avrupa Komisyonu verileri de çevresel iddiaların önemli bölümünün güven vermediğini açıkça ortaya koyuyor. Yani bir ürünün sürdürülebilir olduğu iddiası ile gerçekten daha düşük etkili olması arasında otomatik bir eşitlik kurulamıyor. Aynı şekilde sustainable fashionista, modayı ahlaki üstünlük yarışına dönüştüren kişi de değildir. Bu figürün gücü yargıdan değil, farkındalıktan gelir. Çünkü sürdürülebilir modanın gerçekliği, kusursuz tüketiciler yaratmak değil; daha iyi sorular soran, daha yavaş karar veren ve daha uzun kullanan tüketiciler yaratmaktır. BMH dilinde söylemek gerekirse: mesele “lekesiz gardırop” değil, “daha dürüst gardırop”tur. Peki sustainable fashionista nasıl düşünür? Her şeyden önce satın almayı stilin merkezi olmaktan çıkarır. Alışveriş hâlâ vardır, ama refleks olarak değil; ihtiyaç, kullanım ömrü ve kombinlenebilirlik üzerinden değerlendirilir. Bu kişi bir parçayı sadece “güzel” olduğu için değil, en azından birkaç sezon yaşayabilecek kadar işlevli, iyi dikilmiş, tamir edilebilir ve çoklu kullanım potansiyeline sahip olduğu için seçer. Bu yaklaşım, modayı bir tüketim zincirinden çok bir kullanım ekonomisi olarak görmeye yakındır. Bir parçanın değeri vitrindeki anında değil, gardıroptaki ömründe oluşur. İkinci olarak bakım kültürünü stilin parçası sayar. Yıkama sıklığını azaltmak, doğru saklama yapmak, küçük onarımları ihmal etmemek, ayakkabı ve çantayı bakım üzerinden yaşatmak, terziyi ya da tamiri eski moda bir alışkanlık değil çağdaş bir moda pratiği olarak görmek bu yaklaşımın parçasıdır. Ellen MacArthur Foundation da döngüsel moda çerçevesinde ürünlerin daha uzun ömürlü tasarlanması, onarılması ve yeniden kullanılması gerektiğini vurguluyor; sistemin yalnızca yeni ürün üretimiyle değil yeniden kullanım, tamir, kiralama ve yeniden yapım hizmetleriyle çalışabileceğini söylüyor. Üçüncü olarak sahiplik biçimini esnetir. Her şeyi satın almak zorunda olmadığını bilir. Bazı parçalar ikinci el alınabilir, bazıları kiralanabilir, bazıları değiş tokuş edilebilir, bazıları ödünç bir kullanım modeli içinde değerlendirilebilir. OECD de perakendede ikinci el, tamir, yenileme ve kiralama temelli döngüsel modellerin giderek daha görünür hale geldiğini; bu dönüşümün hem tüketici tercihleri hem de yeni gelir modelleri açısından önem taşıdığını belirtiyor. Aynı rapor, bu modellerin hemen kolay kârlılık getirmediğini ama orta ve uzun vadede iş dayanıklılığı ve farklılaşma açısından kritik olduğunu vurguluyor. Dördüncü olarak, bu profil malzeme okuryazarlığı geliştirir. Kumaşın dokusunu yalnızca dokunsal bir deneyim olarak değil; kullanım ömrü, bakım gereksinimi, dökülme, yıkama davranışı ve karışımlı yapılar üzerinden de okur. Çünkü tekstil üretimi yalnızca estetik bir süreç değil; kimyasallar, su kullanımı, mikroplastik salımı ve geri dönüşüm kapasitesiyle ilişkili bir sistemdir. UNEP’in vurguladığı gibi moda sektörünün doğrusal üretim modeli atık üretiminin merkezinde yer alıyor; daha dayanıklı tasarım, daha sürdürülebilir kumaşlar ve geri dönüşüme uygun ürün geliştirme artık istisna değil, gereklilik olarak görülüyor. Bir Sustainable Fashionista’nın Gardırobunda Ne Olur? İlginç olan şu: Böyle bir gardırop çoğu zaman daha “az” görünür, ama aslında daha “zengin” çalışır. Çünkü sayıca fazla değil, ilişki açısından güçlüdür. Orada çok satan trend ürünlerden çok, tekrar tekrar giyilebilen iyi gömlekler, iyi dış giyim, güçlü ayakkabılar, değişen kombinlerde yaşayan temel parçalar, iyi ikinci el buluntular, dönemsel ama geçici olmayan vurucu aksesuarlar vardır. Bu gardırop bir performans alanı değil, editoryal bir seçkidir. Bu yüzden sustainable fashionista’nın dolabı genellikle şu sorularla şekillenir: Bu parçayı en az otuz kez giyer miyim? Bunun yerine ikinci elini bulabilir miyim? Kumaşı ve dikişi buna değer mi? Yıkama ve bakım yükü ne? Markanın söylediği şeyi doğrulayabiliyor muyum? Bu parça trend anının ürünü mü, yoksa kişisel stil arşivime gerçekten girebilir mi? Burada asıl dönüşüm, alışverişin bir heyecan eyleminden çıkıp editoryal kürasyona dönüşmesidir. Bizim açımızdan sustainable fashionista gardırop kurmaz; anlatı kurar. O anlatının omurgası da “hep yeni” değil, “uzun ömürlü anlam” vardır. Sustainable Fashionista Nedir? Markalar için Sustainable Fashionista Ne Anlama Geliyor?
- Markalar için Sustainable Fashionista Ne Anlama Geliyor?
Çok şey. Çünkü sustainable fashionista artık sadece niş bir tüketici profili değil; regülasyon, şeffaflık ve döngüsellik baskısı arttıkça ana akımı etkileyen bir referans profiline dönüşüyor. Avrupa Komisyonu’nun tekstil stratejisi dayanıklılık, onarılabilirlik, geri dönüştürülebilirlik, tehlikeli maddelerin azaltılması, dijital ürün pasaportu, mikroplastiklerle mücadele, üretici sorumluluğu ve yeniden kullanım-onarım modellerinin teşvik edilmesi gibi başlıkları doğrudan gündeme taşıyor. Aynı yol haritasında büyük şirketler için satılmayan tekstil ve ayakkabı ürünlerini yok etme yasağının 19 Temmuz 2026’da, orta ölçekli işletmeler için ise 19 Temmuz 2030’da devreye gireceği belirtiliyor. Bu da markalar için yeni bir gerçeklik yaratıyor: artık sadece “iyi görünen kampanya” yetmiyor. Ürünün neden daha iyi olduğu, hangi veriye dayandığı, nasıl üretildiği, nasıl kullanılacağı ve ömrünün sonunda ne olacağı soruları daha görünür hale geliyor. Green Claims çerçevesi de bunun hukuki ve iletişimsel tarafını güçlendiriyor; çevresel beyanların güvenilir, karşılaştırılabilir ve doğrulanabilir olması gerektiğini vurguluyor. Burada kritik cümle şu olabilir: Sustainable fashionista, markalardan kusursuzluk değil; ispat, dürüstlük ve tasarım zekâsı bekleyen tüketicidir. Bu beklenti, modanın yaratıcı dilini zayıflatmaz. Tam tersine, onu daha ciddi, daha rafine ve daha dayanıklı bir estetik zemine taşır. Ama burada bir tehlike de var Her kavram gibi bu kavram da hızla içi boşaltılabilir. “Sustainable fashionista” bir noktada yeniden bir pazarlama kostümüne dönüşebilir. Yani kişi gerçekten daha az ve daha iyi tüketmek yerine, bu kez “sürdürülebilir” etiketli ürünleri aynı hızla satın alabilir. Eski aşırı tüketim refleksi, yalnızca yeni bir ahlaki ambalaj kazanmış olur. Bu yüzden sürdürülebilir moda alanındaki en önemli uyarı hâlâ geçerli: sorun sadece ne satın aldığımız değil, ne sıklıkla satın aldığımızdır. UNEP de atığı azaltmak için yeni ürün hacminin düşmesi ve tekstil ile hammaddelerin mümkün olduğunca uzun süre kullanımda tutulması gerektiğini açık biçimde söylüyor. Başka bir ifadeyle, sustainable fashionista olmak “daha doğru ürünleri daha çok satın almak” değildir. Gerektiğinde satın almamak, gerektiğinde onarmak, gerektiğinde ikinci el tercih etmek ve gerektiğinde tek bir güçlü parçayla uzun süre yaşamak da bu kimliğin parçasıdır. Stil burada sahip olmanın değil, seçmenin kalitesiyle ölçülür. Sustainable fashionista bir stil yönelimi değil, çağın moda okuryazarlığıdır Bugün sustainable fashionista dediğimiz figür, modanın keyfini suçlulukla bozan kişi değildir; modanın keyfini yüzeysellikten kurtaran kişidir. O kişi için şıklık artık yalnızca siluet, renk, trend ve marka meselesi değildir. Şıklık aynı zamanda ömür, bakım, kaynak, emek, kanıt ve tekrar kullanım meselesidir. Bu yüzden sustainable fashionista, gardırobunu “daha çevreci” göstermek isteyen biri değil; gardırobuyla kurduğu ilişkiyi daha akıllı, daha tutarlı ve daha dürüst hale getiren kişidir. Ve belki de bu yüzden kavramın en doğru Türkçe karşılığı bir sıfat değil, bir tavırdır: Estetiği sever, ama estetiğin bedelini de sorar. Bugünün gerçek sustainable fashionista’sı tam olarak budur. Sustainable Fashionista Nedir? Sustainable Fashionista Ne Değildir?












