Moda, gıda, paketleme, lojistik, hız, kolaylık. İçinde bulunduğumuz anda tüketim dediğimiz şey, yalnızca satın alma anında yaşanan bireysel bir tercih değil; bize sunulan sistemin, alışkanlıkların, fiyat politikalarının ve erişim koşullarının birleşiminden oluşan büyük bir düzen.
Tam da bu yüzden, atık meselesi çoğu zaman pek çoğumuz tarafında görünmez kalıyor. Kaçımız evinde plastikleri camları ayrı ayrı ayırıyor? Bazen bahane evde bunları ayıracak yer yok oluyor; çoğu zaman da geri dönüşüm için götürülecek alanın ulaşım yeri bahanemiz oluyor. İşin özü, bir ürün raftan alındığında işlevini yerine getiriyor; tüketildiğinde ise hikâyesi bitmiş gibi davranıyoruz. Oysa çoğu zaman asıl hikâye tam o çöpün geride ne bıraktığıyla başlıyor.
Fotoğrafçı Gregg Segal, bu görünmez alanı görünür kılan işlerden birine geçtiğimiz aylarda imza atmıştı.
“7 Days of Garbage” adlı projesinde Segal, farklı yaşlardan ve geçmişlerden insanları, bir hafta boyunca biriktirdikleri çöplerin içine yerleştirerek fotoğrafladı. Katılımcılar yalnızca atıklarını toplamakla kalmadı; aynı zamanda o atıklarla da yüzleşti. İzleyici de öyle.
Segal’in Kaliforniya’daki bahçesinde kurduğu sahneler; su, kum, kar ve orman gibi farklı yüzeyler; yalnızca estetik bir tercih değil. Bu seçim, çöplerin hayatın hiçbir alanının dışında kalmadığını, doğanın hangi yüzüne bakarsak bakalım atığın bizimle birlikte geldiğini gösteriyor. Böylece ortaya yalnızca güçlü portreler değil, çağımızın tüketim kültürüne dair neredeyse bir “anlık arkeoloji” çıkıyor.
Atığın Portresi, Aslında Hayat Tarzının Portresi
Bu projeyi çarpıcı kılan şey, çöpü istatistikten çıkarıp portreye dönüştürmesi. Normalde atık, raporlarda gördüğümüz bir veri olarak kalır: tonlar, oranlar, geri dönüşüm yüzdeleri, karbon ayak izi hesapları. Segal ise meseleyi bambaşka bir yere taşıyor. Çöpü, soyut bir çevre sorunu olmaktan çıkarıp kişisel, mahrem ve neredeyse bedensel bir gerçekliğe dönüştürüyor.
Bir haftalık atığın bir insan bedeninin etrafında nasıl biriktiğini görmek, tüketimin yalnızca ekonomik değil kültürel bir iz bıraktığını da düşündürüyor.
Ne kadar hazır gıda tüketiyoruz?
Ne kadar tek kullanımlık ambalaja bağımlıyız?
Ne kadar hızlı yaşıyor, ne kadar hızlı çöpe çıkarıyoruz?
Bu soruların cevabı çoğu zaman dolabımızda ya da mutfağımızda değil; çöp torbasında saklı.
Segal’in şu cümlesi bu yüzden önemli:
“Amaç, tüketim ve atık sorununu kişiselleştirerek görmezden gelinmesini zorlaştırmaktı.”
Gerçekten de proje tam olarak bunu yapıyor. Çünkü insan, kendi yüzünü gördüğü şeyi daha zor inkâr ediyor.
Tüketici Hem Mağdur Hem Fail Mi?
Projeye en güçlü düşünsel katmanını kazandıran cümlelerden biri de şu:
“Tüketiciyi hem mağdur hem de fail olarak düşünüyorum; bir bakıma bütün sistemin mağduruyuz ama aynı zamanda tam da o soruna katkıda bulunuyoruz.”
Bu cümle, bugünün sürdürülebilirlik tartışmalarındaki en kritik gerilimlerden birini özetliyor. Evet, bireysel tüketim alışkanlıklarımızın çevresel etkisi var. Evet, satın alma kararlarımız önem taşıyor. Ama aynı zamanda bu kararlar çoğu zaman tam anlamıyla özgür kararlar da değil.
Çünkü herkes aynı seçeneklere sahip değil. Plastik ambalajlı ürünler, çoğu zaman daha ucuz, daha erişilebilir ve günlük hayatın temposuna daha kolay uyum sağlayan seçenekler oluyor. Ambalajsız, yerel, taze ya da düşük atıklı alternatifler ise her zaman herkes için ekonomik olarak ulaşılabilir değil. Zaman, gelir, yaşanılan bölge, market erişimi, bakım emeği, aile düzeni ve iş temposu gibi çok sayıda faktör, tüketim davranışını belirliyor.
Bu yüzden yalnızca bireye bakarak kurulan çevre anlatıları eksik kalabiliyor. Sorun yalnızca “insanlar neden daha iyi seçim yapmıyor?” sorusu değil. İyi seçimler neden hâlâ daha pahalı, daha zor ve daha sınırlı? Sorusu.
Sorumluluğu Yalnızca Tüketiciye Yüklemek Neden Sorunlu?
Segal’in işi güçlü çünkü rahatsız ediyor. Ama tam da bu noktada başka bir şeyi de açıkça söylemek gerek. Atık krizinin yükünü yalnızca tüketicinin omzuna bırakmak adil değil.
Çünkü bugünün atık düzeni, bireysel zayıflıklardan çok daha büyük bir yapının sonucu. Aşırı paketleme tercihleri, kısa ömürlü ürün tasarımları, planlı eskime, tek kullanımlık sistemler, düşük maliyet baskısı, süpermarket zincirleri, hızlı teslimat kültürü ve şirketlerin maliyet optimizasyonu kararları bu tablonun merkezinde yer alıyor.
Bir başka deyişle, tüketici çöplerinin içinde fotoğraflanabilir; ancak o çöp dağının mimarisi çoğu zaman kurumsal ve yapısal kararlarla kuruluyor.
Bu yüzden bu projeyi değerli kılan şey, yalnızca bireyi işaret etmesi değil; aslında sistemin bizi nasıl şekillendirdiğini de görünür hale getirmesi. Tüketici hem mağdur hem failse, şirketler ve kurumlar da yalnızca tedarikçi değil; bu kültürün kurucuları. Gerçek değişim, ancak sorumluluk zinciri tüketiciden markalara, perakendecilerden üreticilere, belediyelerden yasa yapıcılara kadar genişletildiğinde mümkün.
Sanatın görevi her zaman çözüm üretmek değil. Bazen en önemli işlevi, alıştığımız bir görüntüyü yabancılaştırmak. Bize normal gelen şeyi yeniden tuhaf, rahatsız edici ve düşünmeye değer kılmak.
“7 Days of Garbage” tam olarak bunu yapıyor. Her gün elimizden çıkan ambalajları, kutuları, kapları, torbaları, kalıntıları bir estetik kompozisyonun içine yerleştirerek bize geri veriyor. Böylece çöp, artık evden çıkarılmış bir fazlalık değil; kimliğimizin, rutinlerimizin ve ekonomik sistemimizin aynası haline geliyor.
Bu yüzden Segal’in projesi yalnızca çevresel bir iş değil. Aynı zamanda sınıf, erişim, alışkanlık, konfor, suçluluk ve görünmez emek üzerine de bir iş.
Kim daha az atıklı yaşama yaklaşabiliyor, kim yaklaşamıyor?
Gregg Segal; Kaliforniya Sanat Enstitüsü’nde fotoğraf ve sinema, New York Üniversitesi’nde dramatik yazarlık ve Güney Kaliforniya Üniversitesi’nde eğitim alan bir fotoğrafçı. Çalışmaları yıllar içinde American Photography, Communication Arts, PDN, LensCulture ve Magnum Photography Awards gibi önemli platformlar tarafından takdir edildi.Sergileri arasında The Meal, In Feast or Famine, Daily Bread ve farklı şehirlerde yer alan fotoğraf festivalleri bulunuyor.
Ancak onu bugün özellikle önemli kılan şey, estetik ile eleştiriyi bir araya getirme biçimi. Görsel olarak çarpıcı olanı üretirken, aynı anda izleyiciyi ahlaki ve toplumsal bir soruyla baş başa bırakabiliyor.
Yorumlar