top of page

Londra’da Podyumda Açan Bir Anadolu Bahçesinden 150 Çocuğun Eğitimine

Yazarın fotoğrafı: BiModaHayat
BiModaHayat
6 gün önce
6 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 6 gün önce

Eylül ayı, modanın dünyanın farklı şehirlerinde neredeyse aynı anda yeniden sahneye çıktığı bir dönem.

New York, Londra, Milano, Paris…


İş kadını Esra Oflaz (solda), Türk tasarımcı Neslişah Yılmaz (ortada) ve Juliet Mayhew, 19 Eylül 2026'da Londra Moda Haftası - Barrus defilesi (Fotoğraf: Neslişah Yılmaz)
İş kadını Esra Oflaz (solda), Türk tasarımcı Neslişah Yılmaz (ortada) ve Juliet Mayhew, 19 Eylül 2026'da Londra Moda Haftası - Barrus defilesi (Fotoğraf: Neslişah Yılmaz)

Birbiri ardına gerçekleşen moda haftalarında dünyanın en önemli moda evleri, tasarımcıları ve genç yetenekleri yalnızca yeni koleksiyonlarını değil; dünyaya nasıl baktıklarını, neyi önemsediklerini ve geleceği nasıl hayal ettiklerini de anlatıyor.


Çünkü moda haftaları yalnızca kıyafetlerin sergilendiği büyük organizasyonlar değil. Aynı zamanda ülkelerin, kültürlerin, zanaatların ve yaratıcı hafızaların uluslararası ölçekte görünür olduğu güçlü buluşma alanları.

Bu nedenle böylesine büyük bir sahnede Türkiye’nin adını duymak, Türkiye’den çıkan tasarımcıların işlerini uluslararası podyumlarda görmek insanda ayrı bir heyecan yaratıyor.


Ama belki bundan da değerlisi, bir tasarımcının ait olduğu coğrafyayı yalnızca estetik bir referans olarak kullanmak yerine onun hikâyesini, hafızasını ve üretim kültürünü dünyaya taşıyabilmesi.

Çünkü moda, tüm eleştirilerine ve bugün hâlâ çözmeye çalıştığı büyük çevresel ve sosyal sorunlara rağmen, çok güçlü bir ortak dile sahip.


Bir kumaş bazen bir coğrafyanın hafızasını taşıyabiliyor, geçmişle bugün arasında bir bağ kurabiliyor.

Bir podyum ise, daha önce birbirini hiç tanımayan insanların aynı hikâyenin etrafında buluşmasını sağlayabiliyor.

Ve doğru kullanıldığında moda yalnızca güzel olanı üretmekle kalmıyor; görünürlük yaratabiliyor, bir zanaatı yaşatabiliyor, toplumsal bir meseleye dikkat çekebiliyor ve hatta yarattığı ekonomik değeri başka insanların hayatına dokunan bir faydaya dönüştürebiliyor.


Aslında moda "Birleştirme, dönüştürme ve iyileştirme gücüne de sahip"


Bu gücün farkında olan tasarımcıların çalışmalarına rastlamak da bu nedenle yalnızca estetik açıdan değil, taşıdıkları düşünce bakımından da ayrı bir değer taşıyor.


Londra Moda Haftası kapsamında koleksiyonunu sunan Neslişah Yılmaz da bu isimlerden biri.

Barrus imzasıyla hazırladığı The Anatolian Garden – Anadolu Bahçesi koleksiyonunda Yılmaz, Anadolu’yu geçmişte kalmış bir kültürel referans olarak değil; hâlâ yaşayan, dönüşen ve yeniden filizlenen büyük bir bahçe olarak ele aldı. Üstelik hikâye podyumda sona ermedi. Zanaat, kültürel miras ve couture estetiğiyle başlayan anlatı sosyal faydaya kadar uzandı.


Bizim için, bir koleksiyonun sürdürülebilir olması için mutlaka geri dönüştürülmüş kumaştan üretilmesi germiyor.

Sürdürülebilirlik; bir zanaatı yaşatmakta, kültürel hafızayı geleceğe taşımakta ve modanın yarattığı görünürlüğü toplumsal faydaya dönüştürmekte de aranabilir.


Barrus by Neslişah Yılmaz’ın Londra Moda Haftası kapsamında sunduğu The Anatolian Garden, tam da bakış açısının etrafında düşünmeye değer bir alan açıyor. 19 Eylül 2026’da Londra’da sunulan koleksiyon, Anadolu’yu geçmişte kalmış ve korunması gereken durağan bir kültürel miras olarak değil; farklı medeniyetlerin, coğrafyaların, doğanın ve insan hikâyelerinin sürekli yeniden filizlendiği büyük bir bahçe olarak ele alıyor.


Neslişah Yılmaz bu dünyayı geleneksel motiflerin doğrudan tekrarından çok; couture işçiliği, üç boyutlu çiçekler, dantel, tül ve katmanlı yüzeylerle güncel bir tasarım diline dönüştürüyor.

Ve belki koleksiyonun en güçlü tarafı da burada başlıyor:

Anadolu bu kez bir desen olarak değil, bir düşünme biçimi olarak podyumda.


Fotoğraf: Getty Images
Fotoğraf: Getty Images

Kültürel mirasın kopyası değil, yeniden yorumu


Moda uzun zamandır kültürel mirasla karmaşık bir ilişki içerisinde.

Bir tarafta geleneksel motiflerin, el sanatlarının ve yerel estetik kodların küresel moda sistemine taşınması var. Diğer tarafta ise bu mirasın yalnızca dekoratif bir kaynak hâline getirilmesi, bağlamından koparılması ve hızla tüketilmesi riski.

The Anatolian Garden bu açıdan daha farklı bir noktada duruyor. Yılmaz’ın anlatısında Anadolu belirli bir kilime, desene ya da tarihsel kostüme indirgenmiyor. Tasarımcı Anadolu’yu farklı kültürlerin, renklerin, çiçeklerin ve hikâyelerin bir arada yaşadığı “sonsuz bir bahçe” olarak tarif ediyor. Geleneksel kodların birebir yeniden üretimi yerine onların duygusu; yüzeyler, siluetler ve işçilik üzerinden çağdaşlaştırılıyor.


Bu yaklaşım bize moda ile kültürel sürdürülebilirlik arasındaki ilişkinin önemli bir tarafını yani, kültürel mirası korumak her zaman onu olduğu gibi tekrar etmek anlamına gelmediğini düşünmemizi sağlıyor.

Bazen sürdürülebilir olan, geçmişi vitrinin içinde dondurmak değil; onu yeni kuşakların anlayabileceği başka bir dile çevirebilmek.



Couture, yavaş moda tartışmasının neresinde?


Koleksiyonun önemli yapıtaşlarından biri elbette couture işçiliği.

Üç boyutlu çiçek uygulamaları, elle tamamlanan detaylar, karmaşık yüzeyler ve yapılandırılmış siluetler, giysinin yalnızca bir “ürün” değil; aynı zamanda emek yoğun bir tasarım nesnesi olarak görülmesini sağlıyor.


Fashion Britain da Barrus’un sunumunu özellikle craftsmanship, heritage and innovation — zanaat, miras ve inovasyon ekseninde tanımlıyor. Bu nokta günümüz moda sistemindeki önemli bir tartışmaya bağlanıyor.

Çünkü hızlı moda sistemi giysinin üretim süresini mümkün olduğunca görünmez hâle getirirken couture bunun tam tersini yapıyor ve bir giysinin arkasındaki zamanı görünür kılıyor.


Bir yüzeyin oluşması için geçen saatleri, elde yapılan müdahaleleri, ustalığı ve malzeme bilgisini yeniden tasarımın merkezine yerleştiriyor.


Elbette couture üretimin kendiliğinden “sürdürülebilir” olduğu söylenemez.

Kullanılan malzemenin kaynağı, üretim enerjisi, lojistik, atık miktarı ve giysinin kullanım döngüsü gibi pek çok başka değişken hâlâ önemini koruyor. Ancak az adetli üretim, yüksek zanaat değeri ve uzun süre saklanma potansiyeli, hızlı tüketim sisteminden farklı bir moda ekonomisinin mümkün olduğunu gösteren etmenlerden.


Barrus da marka profilinde sürdürülebilirlik, etik üretim, teknoloji ve couture arasında bir köprü kurmayı hedeflediğini belirtiyor. Bir önceki SS26 koleksiyonu 7 Hills, 7 Heals için yayımlanan bilgilerde yerel kaynaklı ve etik üretilen kumaşlar, küçük ölçekli couture üretimi ve çevresel etkisi gözetilen doğal süreçler markanın sürdürülebilirlik yaklaşımının parçaları olarak tanımlanmıştı. Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.


Peki The Anatolian Garden sürdürülebilir bir koleksiyon mu?



Peki The Anatolian Garden sürdürülebilir bir koleksiyon mu?


Bugünün moda iletişiminde “sürdürülebilirlik” kelimesi neredeyse her iyi niyetli anlatının doğal uzantısı hâline gelmiş durumda.


Bir koleksiyonda zanaat varsa, doğal malzeme kullanılıyorsa, kültürel mirasa referans veriliyorsa ya da sosyal bir projeye destek sunuluyorsa, bütün bu unsurlar hızla “sürdürülebilir” başlığı altında toplanabiliyor. Oysa sürdürülebilirlik yalnızca güçlü bir hikâyeye değil; o hikâyeyi destekleyen somut verilere de ihtiyaç duyuyor.


The Anatolian Garden bu açıdan yalnızca kültürel ve sosyal boyutuyla değil, kullanılan malzemeler üzerinden de önemli bir veri sunuyor.


Barrus tarafından BiModaHayat ile paylaşılan bilgiye göre koleksiyonda kullanılan kumaşların yaklaşık %70’i geri dönüştürülmüş kumaşlardan oluşuyor ve bu kumaşlar aynı zamanda yerli üretim.

Bu bilgi, koleksiyonun sürdürülebilirlik hikâyesine yeni ve daha somut bir katman ekliyor.

Geri dönüştürülmüş kumaş kullanımı, yeni hammadde talebinin ve tekstil atığının azaltılması açısından önemli bir yaklaşım sunarken; yerli üretim tercihi de tedarik zincirinin daha yakın coğrafyalarda kurulması, yerel üreticilerin desteklenmesi ve üretim bilgisinin bölgede kalması açısından ayrıca değer taşıyor. Bu nedenle The Anatolian Garden’ın sürdürülebilirlik yaklaşımını yalnızca tek bir başlık altında değerlendirmek yerine birkaç katmanda okumak mümkün.


Malzemede döngüsellik, üretimde yerellik, tasarımda zanaat, anlatıda kültürel hafıza ve podyumda sosyal etki.

Elbette bir koleksiyonun çevresel performansını bütünüyle değerlendirebilmek için liflerin kaynağı, sertifikasyon süreçleri, üretimde kullanılan enerji ve su, atık yönetimi, lojistik ve karbon ayak izi gibi daha ayrıntılı verilere de ihtiyaç var. Ancak koleksiyonda kullanılan kumaşların %70’inin geri dönüştürülmüş ve yerli üretim olması, çevresel sürdürülebilirlik açısından dikkate değer ve ölçülebilir bir adım. Üstelik The Anatolian Garden’ın hikâyesi burada da bitmiyor.


Koleksiyon aynı zamanda bir zanaatı görünür kılıyor, Anadolu’nun kültürel hafızasını çağdaş bir tasarım diliyle yeniden yorumluyor ve modanın yarattığı ekonomik değeri çocukların eğitimine uzanan somut bir sosyal faydaya dönüştürüyor.


Bu nedenle koleksiyona yalnızca “sürdürülebilir mi, değil mi?” ikiliğinden bakmak yerine, sürdürülebilirliğin çevresel, kültürel ve sosyal boyutlarını aynı anlatıda buluşturan bir çalışma olarak yaklaşmak daha doğru görünüyor.


Bir başka deyişle burada gerçekten de iki yönlü değil, çok katmanlı bir faydadan söz etmek mümkün:

Daha döngüsel ve yerel bir üretim yaklaşımı ile kültürel ve sosyal değerin aynı podyumda buluşması.


Podyumdan 150 çocuğun eğitimine



Defilenin sosyal etki boyutu ise oldukça somut.

Gösterinin açılışında Esra Oflaz Güvenkaya, Barrus imzalı özel tasarımla podyuma çıktı. Oflaz Güvenkaya’nın daha sonra yaptığı paylaşım, bu anın yalnızca bir defile açılışı olmadığını; başından itibaren çocuklar yararına kurgulanmış bir sosyal sorumluluk çalışmasının parçası olduğunu da belirttiler.


Oflaz Güvenkaya, Neslişah Yılmaz’ın kendisine Londra Moda Haftası’nda çocuklar yararına gerçekleştirilecek bu proje için podyuma çıkma teklifinde bulunduğunu, daha önce hiç podyum deneyimi olmamasına rağmen bu amacı geri çevirmek istemediğini anlattı.


Defilenin açılışını yaptığı Barrus tasarımı ise daha sonra Londra’da yaşayan hayırsever bir iş insanı tarafından TEGV yararına satın alındı. Satıştan elde edilen gelirle 150 çocuğun bir yıllık eğitimine destek sağlandı.

Bu detay, koleksiyonun sosyal sürdürülebilirlik tarafını soyut bir niyet olmaktan çıkarıp somut bir etkiye dönüştürdü.


Moda dünyasında sosyal sorumluluk projeleri yeni değil. Ancak burada önemli olan, sosyal faydanın defilenin sonuna eklenmiş ayrı bir iletişim başlığı olarak kalmaması.

Tam tersine, podyumun kendisi sosyal etkinin parçasına dönüştürebilmesi.


Bir couture tasarımının ekonomik değeri, başka bir yerde çocukların eğitimine aktarılıyor.

Esra Oflaz Güvenkaya’nın podyum deneyiminin bu hikâyeye dahil olması da anlatıya başka bir insani katman ekliyor. Çünkü burada profesyonel bir model performansından çok, ortak bir amaç etrafında bir araya gelmiş insanların hikâyesi var.


Tasarımcı. Podyuma çıkan isim. Tasarıma değer biçen alıcı. Ve bu değerin ulaştığı çocuklar.

Böylece moda nesnesinin değeri yalnızca kumaşına, işçiliğine veya sahip olduğu prestije değil; yaratabildiği toplumsal etkiye de bağlanıyor.

Bu da sürdürülebilir moda tartışmasının giderek genişleyen sınırlarını anlamak açısından oldukça önemli.



Top Stories

1/95
bottom of page