top of page

Bora Aksu Londra'da Romantizmin içine Antep işini işledi

Yazarın fotoğrafı: BiModaHayat
BiModaHayat
7 saat önce
4 dakikada okunur

Regent’s Park’ın güney ucundaki Viktorya dönemi kilisesi St. Cyprian’s, Clarence Gate, yüksek kemerlerinden süzülen sabah ışığıyla neredeyse koleksiyonun bir parçası gibiydi. Londra Moda Haftası’nın cuma sabahında Bora Aksu, bu tarihî mekânı birkaç dakikalığına geçmişle bugünün, İngiliz romantizmiyle Anadolu zanaatının birbirine karıştığı pastoral bir dünyaya dönüştürdü.



İlk siluetler koridorda belirdiğinde hikâye neredeyse masalsıydı. Kabarık kollar, dantel fırfırlar, broderie anglaise yüzeyler, şeffaf katmanlar ve krem tonları; Aksu’nun yıllardır geliştirdiği kırılgan ama teatral romantizmi yeniden kuruyordu. Modeller, adeta başka bir yüzyıldan çıkıp kilisenin koridoruna bırakılmış pastoral gelinler gibiydi.

Fakat koleksiyon uzun süre bu masumiyette kalmadı.


Siluetler ilerledikçe romantizmin içine önce trençkotlar ve keskin terzilik, ardından önlük bağlarını hatırlatan kemerler, sıkıca sarılan kuşaklar ve yapılandırılmış erkek giyim kodları sızmaya başladı. Yumuşaklık ile disiplin, narinlik ile yapı aynı görünüm içinde karşı karşıya geliyordu.

Finale yaklaşıldığında palet de karardı.


Krem ve pudra tonlarının yerini derin bordo ve oxblood tonları aldı; açıkta bırakılan korseler ve beden boyunca ağaç kökleri gibi ilerleyen iplikler, koleksiyonun pastoral romantizmini daha gotik bir yere taşıdı. Arka planda duyulan 1970’ler İngiliz psychedelic folk ezgileri ise sahneyi bir defileden çok unutulmuş bir İngiliz kır hikâyesinin içine çekiyordu.


Bu karşıtlığın arkasında ise iki farklı coğrafyadan, iki farklı zamandan gelen kadın hikâyeleri vardı.


Mary Beale'in hikâyesi


© National Portrait Gallery, London
© National Portrait Gallery, London

Koleksiyonun tarihsel çıkış noktası, 17. yüzyıl İngiliz portre ressamı Mary Beale.

National Portrait Gallery, Beale'i koleksiyonundaki en erken profesyonel kadın sanatçı olarak tanımlıyor. Beale 1670'te Londra'da profesyonel stüdyosunu kurduğunda ailesinin temel geçim kaynağı haline gelmişti. Üstelik dönem için oldukça sıra dışı biçimde, eşi Charles Beale kendi işini bırakarak onun asistanlığını ve stüdyo yöneticiliğini üstlenmişti. Beale'in Discourse on Friendship adlı metni ise evlilikte kadın ve erkek arasındaki eşitliği savunuyordu.


Aksu'nun ilgisini çeken yalnızca Beale'in resimleri değildi.

Beale'in portrelerini yaptığı güçlü erkeklerin 17. yüzyıl giyim kodları da koleksiyonun içine girdi. Yapılandırılmış omuzlar, gömlekler, yelekler ve erkeksi terzilik; transparan kumaşlar, danteller ve Aksu'nun romantik kadın siluetleriyle karşı karşıya getirildi. Tasarımcı Reuters'a verdiği röportajda bu erkek giyim unsurlarını Mary Beale'in kişiliği ve Gaziantep'teki el işçiliğiyle bir araya getirmenin koleksiyonun temel karşıtlıklarından biri olduğunu anlatıyor.


Ve tam burada hikâye Londra'dan Gaziantep'e uzanıyor.


Antep işi yalnızca bir desen değil






Kaynak: Unesco - © Gaziantep Büyükşehir Belediyesi, 2024
Kaynak: Unesco - © Gaziantep Büyükşehir Belediyesi, 2024

Antep işi, Aralık 2025'te UNESCO'nun İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsilî Listesi'ne kaydedildi. UNESCO'nun tanımına göre yüzyıllardır uygulanan teknikte geleneksel olarak beyaz kumaş ve beyaz iplik kullanılıyor; kumaşın iplikleri çekiliyor ve kesiliyor, ardından oldukça hassas bir nakış sistemi oluşturuluyor. Günümüzde renkli kumaş ve ipliklerle yapılan örnekleri de bulunuyor. Tekniğin en önemli özelliklerinden biri ise seri üretime uygun olmaması. (unesco)


Kaynak: Unesco - © Gaziantep Büyükşehir Belediyesi, 2024
Kaynak: Unesco - © Gaziantep Büyükşehir Belediyesi, 2024

UNESCO özellikle bunun dikkat ve yüksek beceri gerektiren bir el işi olduğunu vurguluyor. Bilgi çoğunlukla kadınlar, özellikle anneler ve büyükanneler aracılığıyla kız çocuklarına hem uygulama hem sözlü aktarım yoluyla geçiyor. Dolayısıyla burada korunan yalnızca bir nakış tekniği değil; bir üretim bilgisi, sosyal ilişki ve kuşaklar arası hafıza. 


Aksu da Gaziantep ziyaretinde bu üretim biçimini yerinde gözlemledi.

Reuters'a verdiği röportajda bazı kadınların iplikleri çektiğini, bazılarının düğümleme, bazılarının ise iğne işini gerçekleştirdiğini; parçaların hazırlanmasının kimi zaman altı, yedi hatta sekiz ay sürebildiğini anlatıyor.

Bu ayrıntı koleksiyonun belki de en önemli cümlesini kuruyor.


Çünkü burada moda açısından değerli olan yalnızca Antep işinin podyumda görünmesi değil.

Bir parçanın üzerinde harcanan zamanın yeniden görünür hale gelmesi.


Altı ay süren bir işçilik çağında hızlı moda ne anlama geliyor?


Aksu'nun Reuters'a söylediği şu ifade, koleksiyonun BMH açısından en dikkat çekici tarafını ortaya koyuyor:

“Something completely against fast fashion.”

Tasarımcı, üretilen parçaların tüketilip ortadan kaybolacak nesneler değil, sonraki kuşaklara aktarılabilecek şeyler olmasını istediğini söylüyor. Modellerin podyumda özellikle yavaş yürüdüğünü; izleyicinin yüzeyleri ve dokuları gerçekten görebilmesi için defilenin temposunu da buna göre tasarladığını anlatıyor.

Moda endüstrisinin bugün yaşadığı en temel problemlerden biri tam da burada yatıyor. Bir kıyafetin fiyatını görüyoruz. Ama zamanını görmüyoruz.

Kumaşı görüyoruz. Ama tekniği bilmiyoruz.

Nakışı görüyoruz. Ama onu yapan kişinin kaç saatini verdiğini çoğu zaman bilmiyoruz.

Antep işi gibi zanaatlar bu görünmez zamanı yeniden kıyafetin içine yerleştiriyor.

Bu nedenle koleksiyonu yalnızca “geleneksel Türk motiflerinin modern moda ile buluşması” şeklinde okumak eksik kalır.

Buradaki sorun motiften çok üretim kültürü.


Gaziantep ile Londra arasında kurulan köprü



Numéro Netherlands da koleksiyonu değerlendirirken Gaziantepli yerel zanaatkârlarla hazırlanan Antep işi detaylarının krem ve pastel tonlarda kullanıldığını ve bazı çalışmaların aylar sürdüğünü vurguluyor. Yayın, bu emeği koleksiyona “zaman, sabır ve kolektif bağlılık” duygusu kazandıran bir unsur olarak yorumluyor.

Türkiye basınında ise özellikle Antep işinin uluslararası görünürlüğü öne çıktı. Fakat kültürel mirasın moda ile ilişkisinde görünürlük tek başına yeterli değil.


Bora Aksu
Bora Aksu

Bir zanaatın geleceği, yalnızca ünlü bir podyumda sergilenmesiyle değil; zanaatkârın görünür olması, bilginin aktarılmaya devam etmesi, ekonomik değerinin korunması ve yeni kuşakların bu işi sürdürebilmesiyle mümkün.

Bora Aksu'nun koleksiyonu bu açıdan önemli bir tartışmanın kapısını açıyor.


Geleneksel teknikleri çağdaş tasarımın içine almak, onları bir müze objesine dönüştürmeden yaşatmanın yollarından biri olabilir. Ancak bunun kalıcı olabilmesi için podyumun ardından üretim ilişkilerinin de devam etmesi gerekiyor.


Sürdürülebilirlik yalnızca malzemeyle ilgili değil


Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Koleksiyonun tamamını, üretim zinciri, malzeme kaynakları, karbon etkisi veya çalışma koşullarına ilişkin ayrıntılı veriler olmadan “sürdürülebilir koleksiyon” olarak tanımlamak doğru olmaz. Fakat koleksiyonun savunduğu zaman, dayanıklılık, zanaat bilgisi ve kuşaklar arası aktarım, sürdürülebilir moda tartışmasının önemli bir başka tarafını gösteriyor. Çünkü moda yalnızca daha az su kullanan kumaşlardan ibaret değil.

Bir ürünün neden saklanacağı da önemli.

Bir ceketi veya elbiseyi on yıl sonra hâlâ değerli yapan nedir?

Malzemesi mi?

Tasarımı mı?

Hikâyesi mi?

Yoksa onu üretmek için harcanan insan emeğini bilmek mi?

Belki de hepsi.


İki farklı yüzyılın kadınları


Mary Beale 17. yüzyılda, kadınların profesyonel sanat yaşamına katılmasının olağan olmadığı bir dünyada kendi emeğinden geçimini sağlayan bir sanatçıydı.

Gaziantepli kadınlar ise yüzyıllardır ellerindeki üretim bilgisini birbirlerine aktarıyor.

Bora Aksu'nun İlkbahar/Yaz 2027 koleksiyonunun en güçlü tarafı belki de bu iki hikâyeyi birbirine benzetmeye çalışmadan aynı soruda buluşturması.

Bir kadının ürettiği şey nasıl kalıcı olur?

Bir resim.

Bir nakış.

Bir kıyafet.

Bunların her biri, üreticisinin zamanından bir parçayı geleceğe bırakıyor.


Hızlı modanın en büyük vaadi sürekli “yeni” olmakken, Bora Aksu bu sezon başka bir ihtimali hatırlatıyor:

Belki de modanın geleceğini kurmak için her zaman yeni bir şey icat etmek gerekmiyor.Bazen geleceğin en değerli malzemesi, kaybetmemeyi başardığımız bilgidir.

Top Stories

1/94
bottom of page