top of page

Milano’da Lüksün Yeni Üretim Modeli Konuşuldu

Yazarın fotoğrafı: BiModaHayat
BiModaHayat
4 saat önce
4 dakikada okunur

Moda haftaları uzun süredir yalnızca podyumlarda gördüğümüz koleksiyonlardan ibaret değil. Sezonun siluetleri, renkleri ve tasarımcıları kadar; o kıyafetlerin hangi malzemelerle, hangi coğrafyalarda ve nasıl üretildiği de artık sektörün ana gündemlerinden biri. Milano Moda Haftası sırasında düzenlenen Milano Fashion Global Summit 2026 da bu dönüşümün konuşulduğu buluşmalardan biriydi.


Milano’da Lüksün Yeni Üretim Modeli Konuşuldu

Lüksün geleceği bugün yalnızca “ne tasarlanacak?” sorusu etrafında şekillenmiyor. Markalar aynı zamanda üretimin hızını, hammaddenin kaynağını, tedarik zincirinin ne kadar izlenebilir olduğunu ve geleneksel malzemelerin yanına hangi yeni alternatiflerin eklenebileceğini yeniden değerlendiriyor.


21–22 Eylül 2026 tarihlerinde Milano’daki Torre Velasca’da gerçekleşen zirvede Zegna’dan Gildo Zegna, Louis Vuitton ve LVMH yönetiminden Antoine Arnault, Moncler Yönetim Kurulu Başkanı Remo Ruffini, Tod’s Yönetim Kurulu Başkanı Diego Della Valle ve Kering CEO’su Luca de Meo gibi lüks sektörünün önemli isimleri bir araya geldi.


Türkiye’den zirveye konuşmacı olarak katılan DESA CEO’su Burak Çelet’in gündeminde ise modanın görünür yüzünden çok, perde arkasındaki üretim sistemi vardı.


Çelet, “Yollar ve Kökler – İş Dünyasının, Stil ve Yaratıcılığın Yeni Yolları” başlıklı konuşmasında Türkiye ile İtalya arasında şekillenen üretim modelini, değişen tedarik zincirlerini ve geleneksel deri üretiminin yanına eklenmeye başlayan yeni nesil biyomalzemeleri ele aldı.


Ortaya çıkan temel soru ise aslında moda sektörünün bugün giderek daha sık karşılaştığı bir meseleydi:


Geleceğin lüks ürünü nasıl üretilecek?


Çünkü lüksü tanımlayan ölçütler değişiyor. Tasarım ve işçilik hâlâ merkezde; ancak artık üretimin ne kadar hızlı adapte olabildiği, hammaddenin ne kadar izlenebilir olduğu, çevresel ve yasal gerekliliklere nasıl cevap verdiği ve yeni malzeme teknolojilerini ne ölçüde sisteme dahil edebildiği de ürünün hikâyesinin bir parçası.


Lüks sektöründe üretim modeli değişiyor


Burak Çelet’e göre küresel lüks sektörü kapsamlı bir yeniden yapılanma ve konsolidasyon döneminden geçiyor.

Bu değişim, markaların yalnızca satış stratejilerini değil, üretim altyapılarını da yeniden düşünmelerini gerektiriyor.



DESA’nın bu süreçte benimsediği model ise B2B lüks üretim ile kendi perakende markalarını aynı yapı içerisinde buluşturan dikey entegrasyona dayanıyor.


Şirket, LWG Gold sertifikalı üretim tesisinde ürün tasarımından üretime ve perakende dağıtımına kadar değer zincirinin farklı aşamalarını kendi bünyesinde yönetiyor.


Çelet, bu yapının özellikle piyasa koşullarının hızla değiştiği dönemlerde üretim kapasitesinin B2B lüks üretim ile doğrudan perakende arasında yeniden dağıtılabilmesini sağladığını belirtiyor.

Başka bir ifadeyle lüks üretim giderek yalnızca “nerede üretildiği” üzerinden değil, üretim sisteminin ne kadar hızlı uyum sağlayabildiği üzerinden de değerlendiriliyor.


Türkiye ile İtalya arasındaki üretim ilişkisi yeniden tanımlanıyor


Konuşmanın dikkat çekici başlıklarından biri de Türkiye ile İtalya arasındaki üretim ilişkisine dair oldu.

DESA’nın Toskana’nın Poppi bölgesindeki üretim yatırımı, uzun yıllardır moda sektöründe gördüğümüz klasik alıcı–tedarikçi modelinden farklı bir yapı öneriyor.


Çelet’e göre geçmişte Türk sanayi kapasitesi ile İtalyan lüks üretim bölgeleri arasındaki ilişki daha çok tedarik üzerinden kurulurken bugün bu ilişki stratejik bir ortaklığa dönüşüyor.


Modelin bir tarafında Türkiye’nin üretim hızı, kapasitesi ve esnekliği; diğer tarafında ise İtalya’nın deri işçiliği, tasarım kültürü ve lüks üretim ekosistemi bulunuyor.


DESA’nın yaklaşımı bu iki üretim kültürünü aynı yapı içerisinde buluşturmayı hedefliyor.

Şirketin tamamen kendi kontrolündeki üretim tesisleri tedarik sürekliliği, mevzuata uyum ve izlenebilirlik sağlarken Milano’daki showroom ve Torino’daki dağıtım merkezleri Avrupa’daki B2B operasyonlarının merkezlerinden biri olarak konumlanıyor.


Bu model aynı zamanda Türkiye’nin moda endüstrisindeki rolü açısından da dikkate değer.

Çünkü küresel moda tedarik zincirlerinde Türkiye uzun yıllardır güçlü bir üretici ülke olarak yer alsa da önümüzdeki dönemde asıl tartışma, bu üretim gücünün teknoloji, tasarım, izlenebilirlik ve yüksek katma değerli üretimle nasıl birleşeceği üzerine olacak gibi görünüyor.


“Şeffaf olmayan tedarik zincirleri dönemi sona erdi”


Lüks sektöründeki belki de en büyük dönüşüm alanlarından biri tedarik zincirleri.

Markalar artık yalnızca ürünün nerede üretildiğini değil, hammaddenin kaynağından üretim sürecine kadar çok daha fazla veriyi takip etmek zorunda.


Çelet de konuşmasında izlenebilirlik ve çevresel uyumluluğun artık lüks markalar için üretim mimarisinin temel unsurlarından biri haline geldiğini vurguladı.


DESA’nın üretim altyapısında LWG Gold standartlarında faaliyet gösteren tabakhane, güneş enerjisi kullanılan üretim tesisleri, su geri dönüşümü, kimyasal yönetimi ve ham deriden bitmiş ürüne uzanan izlenebilirlik sistemleri bulunuyor.


Ancak sektörün önündeki dönüşüm yalnızca mevcut üretim süreçlerinin daha şeffaf hale gelmesiyle sınırlı değil.

Yeni malzemeler de bu dönüşümün giderek daha önemli bir parçasına dönüşüyor.


Derinin yanına yeni bir malzeme sınıfı ekleniyor


Çelet’in Milano’daki konuşmasının dikkat çekici bölümlerinden biri de DESA’nın Kaliforniya merkezli Türk-Amerikan biyoteknoloji şirketi GOZEN ile yürüttüğü çalışmalar oldu.


Bu iş birliği kapsamında geliştirilen Lunaform, hayvansal olmayan yeni nesil bir biyomalzeme.

DESA, doğal deri konusundaki üretim uzmanlığını sürdürürken bu tür yeni materyalleri deri üretiminin yerine geçen bir alternatiften çok tamamlayıcı bir büyüme alanı olarak değerlendiriyor.

Çelet’in işaret ettiği değişimin arkasında ise daha geniş bir küresel hareket var.


Kering CEO’su Luca de Meo, grubun hayvansal deri kullanımını 2030 yılına kadar yüzde 30 azaltmayı hedeflediğini açıklamıştı. Tesla ve Apple gibi teknoloji şirketlerinin de ürünlerinde hayvansal deri kullanımından uzaklaşması, malzeme dünyasındaki dönüşümün yalnızca moda sektörüne özgü olmadığını gösteriyor.


Bu nedenle deri üreticileri açısından soru giderek değişiyor:

Yeni nesil malzemeler geleneksel derinin rakibi mi olacak, yoksa üretim ekosisteminin yeni bir parçasına mı dönüşecek?

DESA’nın yaklaşımı ikinci ihtimal üzerine kuruluyor.


Laboratuvardan fabrikaya geçiş mümkün mü?


Yeni nesil malzemelerin önündeki en önemli sorunlardan biri yıllardır aynı: laboratuvar ortamında geliştirilen birçok yenilik endüstriyel ölçekte üretime geçtiğinde maliyet, performans ya da mevcut üretim altyapılarıyla uyumluluk sorunlarıyla karşılaşıyor.


Lunaform’un dikkat çeken tarafı da burada ortaya çıkıyor.

DESA’nın yeni yatırımı NUERA çatısı altında üretilecek malzeme, şirketin verdiği bilgilere göre geleneksel tabakhanelerde bulunan mevcut makine parkıyla, ilave büyük ölçekli ekipman yatırımı gerektirmeden işlenebiliyor.


Bu özellik biyomalzemeler açısından önemli bir soruya temas ediyor.

Çünkü geleceğin malzemelerinin yaygınlaşabilmesi için yalnızca sürdürülebilir ya da yenilikçi olmaları yetmiyor; mevcut endüstriyel üretim sistemlerine de entegre olabilmeleri gerekiyor.

Lunaform bu açıdan yalnızca yeni bir materyal olarak değil, biyofabrikasyon ile geleneksel deri üretimi arasında kurulmaya çalışılan bir köprü olarak değerlendirilebilir.


Geleceğin lüksü malzemeden önce sistem olabilir


Milano’da yapılan konuşmanın ortaya koyduğu tablo aslında lüks sektöründe yaşanan daha büyük bir değişime işaret ediyor.


Uzun yıllar boyunca lüksün temel kavramları zanaatkârlık, nadir malzemeler ve kusursuz işçilikti.

Bunlar hâlâ önemini koruyor.


Ancak yanlarına artık başka kavramlar ekleniyor:

izlenebilirlik, mevzuata uyum, üretim esnekliği, teknoloji, malzeme inovasyonu ve tedarik zinciri şeffaflığı.

Belki de bu nedenle geleceğin lüksünü yalnızca yeni çantalar, yeni koleksiyonlar ya da yeni materyaller üzerinden değil, bu ürünlerin arkasındaki üretim sistemleri üzerinden konuşmaya başlayacağız.

Türkiye ile İtalya arasında kurulan üretim modeli ve Lunaform gibi yeni nesil materyaller de bu dönüşümün hangi yöne ilerleyebileceğine dair dikkat çekici örneklerden biri.

Top Stories

1/95
bottom of page