Ayşenur Ülvan Erkan'ın Özel Yazısı
Son birkaç gündür sosyal medyada ilginç bir akım var.
İnsanlar kendi fotoğraflarını yapay zekâya yükleyip, “1980’lerde yaşasaydım nasıl görünürdüm?” diye soruyor.
Ve hepimizi 1980'lerin dünyasına ışınlıyor. Aile fotoğrafları, çiftler, çocuklar bugünden alınıp yaklaşık kırk yıl öncesinin dünyasına taşınıyor.
Instagram ve diğer sosyal platformlarda hızla yayılan bu akımda yapay zekâ; bugünün insanlarını büyük saçlarla, geniş omuzlarla, desenli kazaklarla, güçlü takılarla, renkli gömleklerle ve dönem fotoğraflarını hatırlatan sıcak tonlarla yeniden kurguluyor.
Elbette bunlar gerçek 1980’ler fotoğrafları değil.
Yapay zekâ, bir döneme ait en belirgin görsel kodları seçiyor ve onları biraz da abartarak yeniden üretiyor. Dolayısıyla bu görsellerden yola çıkarak “1980’lerde herkes böyle giyiniyordu” sonucuna varamayız.
Ancak bu akımın asıl çarpıcı yanı geçmişin yüksek doygunluklu görsel evrenine kıyasla, bugün içinde yaşadığımız dünya ne kadar renksiz olduğu.
İnsanlar çok renkli. Sadece kıyafetler değil. Saçlar, desenler, aksesuarlar, makyaj, mekanlar, duvarlar, koltuklar, objeler…
Ve sonra kendi zamanımıza bugüne dönüyoruz.
Beyaz duvarlar, Krem koltuklar, Bej trençkotlar, Siyah blazerlar,Gri trikolar, Ekru gömlekler, Taupe çantalar, Kırık beyaz sneakerlar…
Son yıllarda “zamansız”, “sofistike”, “premium”, “minimal”, “quiet luxury”, “clean girl” ya da “iyi tasarım” dediğimiz estetiklerin önemli bir bölümü aynı renk ailesinin etrafında dönüyor.
Bu noktada insan ister istemez;
Hayatımızdan yalnızca renk mi eksildi, yoksa moda aracılığıyla ifade ettiğimiz kimliğin bir bölümünü de mi kaybettik? diye soruyor
1980’ler Gerçekten Daha Renkli miydi?
Bu sorunun ilk kısmının cevabı büyük ölçüde evet.
Ama 1980’leri yalnızca neon taytlarla hatırlamak da dönemi fazlasıyla basitleştirir.
Fashion Institute of Technology’nin moda tarihi arşivi dönemi; büyük omuzlar, güçlü desenler, dikkat çekici aksesuarlar ve cesur renklerle karakterize ediyor. Victoria & Albert Museum ise 1980’lerin tasarım dünyasını anlatırken dönemin baskın postmodern estetiğini doğrudan “vivid colour, theatricality and exaggeration”, yani canlı renk, teatralite ve abartı üzerinden tanımlıyor.
Christian Lacroix’nun parlak renkleri ve süslemeleri, Vivienne Westwood’un tarihsel ve kültürel referansları birbirine karıştıran koleksiyonları, BodyMap’in renkli Londra kulüp kültürü…
Moda yalnızca güzel görünmenin değil, görünür olmanın bir aracıydı. Fakat burada renk kadar önemli başka bir şey daha vardı. “Karakter.”
Bir kıyafetin nereden geldiğine, hangi alt kültüre ait olduğuna, hangi müzikle, şehirle, sınıfla ya da kültürel grupla ilişki kurduğuna dair daha fazla ipucu bulunabiliyordu.
Moda çoğu zaman “Ben kimim?” sorusunun dışarıdan görünen cevabıydı.
Fakat burada renk kadar önemli başka bir şey daha vardı.
Bir kıyafetin nereden geldiğine, hangi alt kültüre ait olduğuna, hangi müzikle, şehirle, sınıfla ya da kültürel grupla ilişki kurduğuna dair daha fazla ipucu bulunabiliyordu.
Moda çoğu zaman “Ben kimim?” sorusunun dışarıdan görünen cevabıydı.
Bugün ise moda sisteminin önemli bir bölümü başka bir soruya cevap veriyor gibi:
“En fazla insanın itiraz etmeyeceği şey nedir?”
İki yaklaşım arasındaki fark, belki de renk kaybının başladığı yeri anlamamız açısından önemli.
Fast Fashion Hayatımıza Ne Zaman Girdi?
Bu sorunun kökenleri, hazır giyim tedarik zincirinin 1990'larda ve 2000'lerin başında geçirdiği köklü değişime dayanıyor. Zara gibi markaların başını çektiği fast fashion (hızlı moda) modeli, podyumdan mağazaya giden süreyi benzeri görülmemiş şekilde kısalttı.
Sonuç yalnızca daha ucuz kıyafet değildi. Daha hızlı moda döngüsüydü.
Ellen MacArthur Foundation verilerine göre, 2000-2015 yılları arasında küresel kıyafet üretimi iki katına çıkarken, bir giysinin çöpe atılmadan önceki kullanım süresi %36 oranında azaldı. UNEP de bugün aynı verileri aşırı üretim ve aşırı tüketim sorununun temel göstergelerinden biri olarak kullanıyor.
Yani gardırobumuz büyüdü.
Ama kıyafetlerle kurduğumuz ilişkinin süresi kısaldı.
Belki burada paradoksal bir durum ortaya çıktı.
Daha fazla kıyafete sahip olduk ama bu, mutlaka daha fazla kişisel stil anlamına gelmedi.
Fast Fashion Renkleri mi Öldürdü?
Hızlı modanın doğrudan renkleri yok ettiğini söylemek bilimsel olarak eksik bir yaklaşım olur; zira bu iş modeli doğası gereği mikro trendler ve sayısız renk üret
me kapasitesine sahip. Dolayısıyla ele alınması gereken sorun bir rengin üretilmesi ya da üretilmemesi, kaç farklı rengin üretildiği değil. Buradaki asıl problem dünyanın çok farklı yerlerine giderek aynı estetik kodların dolaşıma girdiğini görmek. Bu süreç fast fashion’dan da eski.
Robert Ross’un dünya giyim kültürlerinin dönüşümünü inceleyen çalışması, küresel üretim ve dağıtım sistemlerinin yaygınlaşmasının dünyanın farklı bölgelerindeki giyim biçimlerini giderek birbirine yaklaştırdığını ortaya koyuyor. Yerel giysi biçimleri ise bazı toplumlarda tam tersine kimliği korumanın sembollerine dönüşüyor.
Fast fashion bu süreci icat etmedi. Ama onu olağanüstü hızlandırdı.
İstanbul’da üretilen bir ürün Londra’da, Londra’da ortaya çıkan bir trend İstanbul’da, Seul’de başlayan bir estetik birkaç hafta sonra dünyanın onlarca şehrinde aynı anda görülebiliyor.
Bir bakıma moda demokratikleşti. Ama aynı anda benzeşti. Ve belki burada kaybettiğimiz şey yalnızca renk değil. Yerellik, tesadüf, kusur, el işçiliğinin izi, bölgesel desenler, aileden geçen kıyafetler, bir kültürün kendine özgü renk kombinasyonları.
Kısacası kıyafetin nereden geldiğini anlatan görsel hafıza.
2010’ların ortasında moda dünyasının önemli kelimelerinden biri “normcore” hayatımıza girdi. Gösterişli olmamanın kendisi bir stile dönüştü.
Basic tişörtler, jeanler, sweatshirtler, sade sneakerlar…
Seul moda koleksiyonlarını inceleyen akademik çalışmalarda normcore görünümünde monoton ve nötr renklerin, minimal detayların ve sade tasarımların baskın olduğunu tespit etti. Burada ilginç bir kültürel değişim yaşandı.
Bir dönem bireyselliği göstermek için farklı görünmek gerekirken, başka bir dönemde fazla uğraşmamış görünmek statü göstergesine dönüştü. Ardından “quiet luxury” geldi. Gösterişsiz pahalı kumaşlar, Logosuz çantalar, Camel kabanlar, Siyah pantolonlar, Gri kaşmirler, Krem trikolar.
Moda basını 2023’ten itibaren quiet luxury’yi açıkça siyah, beyaz, camel, gri ve bej gibi nötrlerden oluşan bir gardırop üzerinden tarif etmeye başladı.
Ancak asıl büyük kültürel formatlama modadan değil, ekranlarımızdan geldi. Minimalizm felsefesi "fazlalıklardan arınmak" iken, dijital kültür bunu katı bir renk paletine indirgedi.
Bej Yalnızca Bir Renk Değil, Dijital Bir Statü Koduna Dönüştü
Bugün minimalizmi düşündüğümüzde neden aklımıza çoğu zaman beyaz, krem, taş, bej ve gri geliyor?
Minimalizm aslında tek başına bir renk paleti değildir. Temel düşüncesi azaltmak, gereksizi çıkarmak ve biçimi sadeleştirmektir. Ama dijital kültür zaman içinde bu fikri çok daha dar bir görsel formüle çevirdi.
2024 tarihli ve 591 Instagram gönderisini inceleyen bir çalışma, "estetik fotoğrafçılık (aesthetic photography) "içeriklerinde doğal renk paletlerinin %48,18, pastel tonların ise %30,9 oranında baskın olduğunu tespit etti.
Araştırmacılar bu sakin ve uyumlu paletlerin etkileşimle de bağlantılı olduğunu belirtiyor.
2026’da yayımlanan bir başka çalışma ise TikTok’taki 100 #CleanGirl videosunu analiz etti.
Sonuç yalnızca nötr renkler değildi.
Araştırmacının kullandığı ifade daha çarpıcıydı:“Standardized visual culture.”
Standartlaşmış görsel kültür. Renk analizinde gri, beyaz ve bej tonlarının ağırlığı ve videolar arasında belirgin bir renk uniformitesi görülüyordu.
İşte burada renk meselesi bir dekorasyon tercihi olmaktan çıkıyor. Çünkü aynı estetik yalnızca ne giyeceğimizi değil, başarılı, temiz, düzenli, sofistike ve arzu edilir bir hayatın nasıl görünmesi gerektiğini de tarif ediyor.
Algoritmalar Zevkimizi Birbirine Benzetiyor Olabilir mi?
Bugün estetiğin oluştuğu mekanizma 1980’lerden tamamen farklı. 1980'lerde estetiği dergiler, televizyon, müzik grupları ve yerel alt kültürler belirliyordu. Bugün ise denklemin başrolünde "algoritma" var.
Instagram’da gördüğümüz içerikler, TikTok’un bize tekrar tekrar sunduğu videolar, alışveriş sitelerindeki öneriler ve artık yapay zekâ sistemlerinin oluşturduğu görseller belirli estetik biçimlerin görünürlüğünü artırabiliyor.
2026’da Journal of the Academy of Marketing Science'da yayımlanan kapsamlı bir çalışma, 182 influencer kampanyasındaki 707 gönderi ve 1.105 Story’yi analiz etti. Araştırma, Instagram içeriklerinde görsel tutarlılığın (visual consistency) performans açısından kritik olduğunu gösterdi.
Bu tek başına “algoritmalar beji seviyor” demek değil. Ama sistemin neden tekrar eden estetiklere doğru ilerlediğini anlamak açısından önemli.
Tutarlılık performans getiriyorsa markalar tutarlılığı artırıyordu.
Influencer'lar başarılı formatları tekrar ediyor, kullanıcılar gördüklerini taklit ediyor, algoritma etkileşim alan içerikleri yeniden dağıtıyor ve sonunda kişisel zevk sandığımız şeyin bir bölümü, aslında milyonlarca kez optimize edilmiş bir görsel formüle dönüşebiliyordu.
2026 tarihli algoritma ve estetik üzerine çalışmalar da öneri sistemlerinin artık yalnızca mevcut zevklerimizi öğrenmediğini; hangi stilleri gördüğümüzü ve dolayısıyla hangi estetiklere alıştığımızı da etkilediğini tartışıyor.
Bu noktada mesele daha da ilginç hale geliyor.
Belki moda dünyasının hayatımıza dahil ettiği “İnsanların neyi beğeneceği?”değil,
“Algoritmanın en kolay dolaşıma sokacağı görüntü hangisi?” olmaya başlamasıydı.
Ekonomik Belirsizlik de Renkleri Değiştirebilir
Bu risksiz estetik arayışını besleyen bir diğer güçlü faktör ise ekonomi. 2001–2010 New York kadın koleksiyonlarındaki renk kullanımını ekonomik göstergelerle karşılaştıran bir çalışma, iş dünyasının ekonomik beklentilerinin kötüleştiği dönemlerde siyah kullanımının arttığını tespit etti.
Araştırmaya göre negatif ekonomik beklenti dönemlerinde siyah ürünlerin payı sonbahar/kış sezonunda yaklaşık %5, ilkbahar/yaz sezonunda ise %7 daha yüksek çıktı.
Ekonomik belirsizlik dönemlerinde tüketiciler uzun ömürlü, kolay kombinlenen ve göze batmayan siyah, lacivert, gri ve bej gibi "zamansız" parçalara yöneliyordu. Gardırobumuzdaki grileşme, aslında finansal güvensizliğimizin estetik dışavurumu haline gelmişti.
Tam da son yıllarda “zamansız gardırop” olarak pazarlanan renklerin büyük bölümü.
Dolayısıyla nötrleşme aynı zamanda ekonomik güvensizliğin estetik dili de olabilir miydi?
Aslında Yalnızca Gardırobumuz Grileşmedi
Bu nötrleşme eğilimi modayla da sınırlı değil. Burada moda dışından gelen çok ilginç bir veri var. Science Museum Group araştırmacıları koleksiyonlarındaki 7.083 gündelik obje üzerinde yaptığı bilgisayarlı görü analizleri, zaman içinde ahşap ve sarı tonların azaldığını, gri rengin ise hayatımızın her alanına yayıldığını gösterdi.
Araştırmacılar bunun bir bölümünü ahşap gibi doğal malzemelerden metal ve plastiğe geçişle açıklıyor ve veri setinin bütün dünyayı temsil etmediği konusunda özellikle uyarıyorlar.
Yine de bulgu düşündürücü. Telefonlarımız, bilgisayarlarımız, arabalarımız, mutfaklarımız, ev aletlerimiz, ofislerimiz, mağazalarımız ve gardıroplarımız.
Modern hayatın pek çok alanında aynı tür nötrleşmeyi görüyoruz.
Renk Kaybolduğunda Kültür de mi Kayboluyor?
Bence asıl tartışılması gereken soru burada başlıyor. Çünkü renk modada yalnızca dekoratif değildir.
Renk; sınıfı, coğrafyayı, dini, politikayı, ritüelleri, kutlamaları, yas biçimlerini, toplumsal rolleri ve aidiyeti anlatabilir.
Bir kumaşın üzerindeki desen bazen hangi bölgeden geldiğinizi anlatır. Bir rengin kullanımı belirli bir topluluğu işaret eder. Bir aksesuar aile geçmişi taşır. Bir dokuma tekniği yüzlerce yıllık bilgi içerir.
Moda küreselleştikçe bunların hepsi yok olmak zorunda değil. Hatta geleneksel giyim bazı toplumlarda küreselleşmeye karşı yeniden güçlü bir kimlik göstergesine de dönüşebiliyor. Ancak akademik literatürde dünya giyiminin giderek homojenleştiğine ilişkin tartışma yeni değil.
Bu nedenle belki “renklerimizi kaybediyoruz” derken aslında daha büyük bir şeyi hissediyoruz.
Görsel Farklılıklarımızı Kaybetmekten Korkuyoruz.
Herkes aynı bej evde oturuyor. Aynı beyaz mutfakta kahve hazırlıyor. Aynı gri sweatshirt'ü giyiyor. Aynı siyah güneş gözlüğünü takıyor. Aynı kahverengi deri çantayı taşıyor. Ve dünyanın İstanbul, Kopenhag, Londra, Seul ya da Los Angeles olması giderek daha az fark ediyor. Bu estetik elbette güzel olabilir. Problem bejin kendisi değil; Bej dışında kalan her şeyin bir süre sonra fazla, zevksiz, yorucu ya da sofistike olmayan olarak kodlanması.
Belki de 80’ler Challenge’ını bu Yüzden bu Kadar Seviyoruz
Yapay zekânın yarattığı 1980’ler fotoğraflarına baktığımızda yalnızca geçmişi görmüyoruz.
Bugünde eksikliğini hissettiğimiz bir şeyi de görüyor olabiliriz. Cesaret, oyunculuk, desen, abartı, kusur, karakter ve renk.
Ancak moda dünyası, algoritmaların yarattığı bu tekdüzelikten yorulmuş görünüyor. 2026 ilkbahar koleksiyonlarını değerlendiren Vogue, sezonun en dikkat çekici gelişmelerinden birini yüksek doygunluklu renklerin dönüşü olarak tanımlıyor. Celine'deki ana renk bloklarından Loewe'nin sıra dışı kombinasyonlarına, Bottega Veneta'nın güçlü monokromlarına kadar renk yeniden merkezde. 2026 sonbahar koleksiyonlarında da mor, kobalt, turkuaz, kırmızı ve parlak tonlar önemli biçimde öne çıkıyor. Hatta Vogue Ağustos 2026'da değişimi oldukça açık bir başlıkla tarif etti:
“Goodbye, ’90s Minimalism — Color Is So Back. " Kobaltlar, morlar, parlak kırmızılar ve turkuazlar sisteme isyan bayrağı açarak geri dönüyor.
Belki İhtiyacımız olan Daha Fazla Kıyafet Değil, Daha Fazla Karakter
Yapay zekânın bizi 1980'lere götürdüğü o fotoğraflara bakarken hissettiğimiz şey yalnızca nostalji değil; kusura, karaktere, cesarete ve renge duyduğumuz derin özlemdir. Geleceğin moda tartışması, yalnızca kaynak tüketimini azaltan ekolojik bir "sürdürülebilirlik" üzerine kurulamayacak. Sistemin yaşayabilmesi için kültürel hafızayı, yerel dokuları ve kişiliği koruyan bir "estetik çeşitliliğe" ihtiyacımız var.
Yerel renklerin korunması, el işçiliğinin görünür olması, insanların kendi kültürel kodlarını modern giyimle yeniden yorumlayabilmesi, kıyafetin yalnızca trende değil kişiliğe cevap vermesi ve minimalizmin bile tek bir bej renk kartelasına hapsedilmemesi.
Çünkü sürdürülebilir bir moda sistemi yalnızca daha az kaynak tüketen bir sistem olmak zorunda değil.
Aynı zamanda kültürel hafızayı, yaratıcılığı ve farklılığı yaşatan bir sistem de olabilir.
Belki bu yüzden bugün yapay zekânın bizi kırk yıl geriye götürdüğü fotoğraflara bakarken hissettiğimiz şey yalnızca nostalji değil.
Belki de benim gibi pek çoğunuz bu fotoğraflara bakarken kendinize farkında olmadan “Ne zaman bu kadar renksizleştik?” sorusunu sorarken buldunuz.
Ve belki bundan sonra sormamız gereken soru daha önemli:
On bin farklı ürünün aynı bej filtreyle üretildiği bir dünya bize çeşitlilik sunmaz. Bu nedenle, daha fazla kıyafet üretmeden, hayatımıza o eski cesur renkleri ve kaybolan karakterimizi nasıl geri çağıracağımızı hepimizin düşünmesi gereken güzel bir yeniden başlangıç olabilir.
Araştırma kaynakları
Fashion History Timeline – “1980–1989” / Fashion Institute of Technology. 1980’ler modasında büyük omuzlar, canlı renkler, güçlü desenler, büyük aksesuarlar, farklı alt kültürler ve görünür bireysel stiller konusunda iyi bir tarihsel kaynak. Dönemin tamamının renkli olmadığını; Japon tasarımcıların siyah ve dekonstrüksiyon gibi karşı estetikler de yarattığını göstermesi açısından ayrıca değerli. Kaynağı görüntüle
Ellen MacArthur Foundation – “Rethinking business models for a thriving fashion industry”. Carousel’deki en önemli iki verinin kaynağı: 2000–2015 arasında dünya giyim üretiminin yaklaşık iki katına çıkması ve giysilerin kullanım oranının aynı dönemde %36 azalması. Kaynağı görüntüle
Wibowo, Purnomo, Hartomo & Sembiring – “Aesthetic Photography Analysis on Instagram”. 591 Instagram gönderisini analiz ediyor. Doğal renk paletleri %48,18, pastel tonlar %30,90 ile baskın çıkıyor. Çalışma ayrıca bu uyumlu/sakin paletlerin kullanıcı etkileşimiyle ilişkisini inceliyor. Araştırmayı görüntüle
Marta Ezquerra Fernández – “Clean Girl aesthetic and neoliberal femininity performance on TikTok”, First Monday, 2026. 100 #CleanGirl videosunu inceliyor. Çalışmanın en önemli sonucu carousel’de kullandığımız “standardized visual culture / standartlaşmış görsel kültür” ifadesi. Ayrıca algoritmik kürasyonun bu estetik kültür içindeki rolünü tartışıyor. Araştırmayı görüntüle
Bae & Kim – “A Study on Normcore Fashion Style of Seoul Collection”, 2015. 320 görünüm üzerinden normcore estetiğini analiz ediyor; minimal detayların yanında monokrom ve nötr renklerin ağırlığını ortaya koyuyor. “Minimalizm = nötr renkler” ilişkisinin moda tarihinde nasıl güçlendiğini destekleyen kaynaklardan biri. Araştırmayı görüntüle
Boluki, Shehu & Bijmolt – “Visual strategies in influencer marketing campaigns: The role of consistency”, Journal of the Academy of Marketing Science, 2026. 182 kampanyadaki 707 Instagram postu ve 1.105 Story’yi inceliyor. Özellikle postlarda belirli görsel özelliklerde tutarlılığın daha yüksek etkileşimle ilişkili olabildiğini gösteriyor. “Bir görüntü çalışıyor → benzeri üretiliyor → görsel formül tekrar ediyor” yorumumuz için önemli; ancak çalışma bunu algoritmanın doğrudan sebep olduğu bir süreç olarak kanıtlamıyor. Araştırmayı görüntüle
Alexandre Declos – “AI and Aesthetic Bias”, The Journal of Aesthetics and Art Criticism, 2026. Üretken yapay zekânın bazı estetik özellikleri sistematik biçimde tercih edebileceğini ve bunun sanatsal üretim ile zevkte homojenleşme ve “aesthetic bubbles” riski yaratabileceğini tartışıyor. Yazar bunun henüz kapsamlı ampirik çalışmalarla kanıtlanmış bir alan olmadığını da açıkça belirtiyor; bu nedenle makalede bunu “yeni ve gelişen bir tartışma” olarak sunmak en doğrusu. Araştırmayı görüntüle
Robert Ross – “Cross-continental cross-fertilization in clothing”, European Review. Dünya giyiminin homojenleşmesini ve küresel üretim/dağıtım sistemlerinin belirli giyim biçimlerini yaygınlaştırmasını ele alıyor. Aynı zamanda yerel kıyafetlerin bazı toplumlarda tam tersine kimlik göstergesi olarak kullanılmasını inceliyor. Bu kaynak, yazınızdaki “renk kaybı aslında kültürel farklılıklarımızın kaybına dair daha büyük bir his olabilir” bölümünün teorik dayanaklarından biri. Araştırmayı görüntüle