top of page

Mimariden Modaya Doğadan İlham Alan Vizyonerler

  • Yazarın fotoğrafı: Ayşenur Ülvan Erkan
    Ayşenur Ülvan Erkan
  • 8 Tem
  • 5 dakikada okunur

Gaudí’den Schiaparelli’ye Hayalin Taşıyıcı Sistemi


Geçtiğimiz hafta Barcelona’daydım. Yıllar sonra Gaudí’nin pek çok eserini yeniden gezdim; daha önce göremediğim bazı yapılarını da bu ziyaretimde görme fırsatı buldum.


Gaudí’ye karşı özel bir hayranlığım var. Yakın çevrem bunu pek çok kez duymuştur :) Çünkü onun hikâyesinde beni etkileyen şey yalnızca ortaya koyduğu mimari değil; bir insanın, henüz örneği olmayan bir dili kurma cesareti.


1880’lerde, alışılmış mimari kalıpların çok dışında duran bir hayal düşünün. Henüz herkesin anlayamadığı, hatta kimi zaman küçümsediği, eleştirdiği, fazla bulduğu bir tasarım dili. Gaudí buna rağmen kendi sezgisine, bilgisine ve hayallerine inandı. Taşı, demiri, çamuru, ışığı, rengi, geometriyi ve zanaatı aynı düşüncenin parçaları haline getirdi.



Beni en çok etkileyen de tam olarak bu.

Gaudí için doğa yalnızca ilham alınacak güzel bir görüntü değildi. Doğa, çözümlerin saklandığı büyük bir arşivdi. Bir ağacın gövdesinde taşıyıcı sistemi, bir yaprağın kıvrımında formu, bir omurganın ekleminde hareketin mantığını okuyabiliyordu. Mimarisinde gördüğümüz eğriler, kolonlar, kemerler ve yüzeyler yalnızca estetik bir tercih değil; doğanın işleyişini anlamaya çalışan bir zihnin sonucu gibiydi.


Casa Milà’da, yani La Pedrera’da çatıyı taşıyan 270 tuğla kemer bunun en güzel örneklerinden biri. Resmî Casa Milà kaynaklarında bu kemerlerin Gaudí’nin “dengeli” ya da katenar kemerler olarak tanımladığı, hafif, kendi kendine ayakta durabilen ve payandaya ihtiyaç duymayan bir sistem oluşturduğu belirtiliyor. Yani burada güzellik, yapının işlevinden ayrı değil; onun içinden doğuyor.


Sagrada Família’da da benzer bir duygu var. İçeri girdiğinizde yalnızca bir yapının içinde değil, taşla kurulmuş bir ormanın içinde yürüyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Kolonlar birer ağaç gövdesi gibi yükseliyor, yukarıda dallanıyor, ışık vitraylardan süzülerek mekânın içinde neredeyse canlı bir ritim oluşturuyor.

Gaudí’nin büyüsü burada saklı. Doğayı kopyalamıyor. Doğayı anlamaya çalışıyor. Ve onu mimarinin diline çeviriyor.

Doğadan Yapıya Uzanan Düşünce

Barcelona’dan döndüğümde zihnimde en çok kalan duygu buydu: Büyük vizyonerler, yalnızca yeni formlar üretmiyor. Yeni düşünme biçimleri kuruyor.


Gaudí’nin eserlerine baktığınızda yalnızca taş görmüyorsunuz. Sabır görüyorsunuz. Deney görüyorsunuz. İnanç görüyorsunuz. Bir fikrin, zamanın çok ötesinde olmasına rağmen adım adım inşa edilebileceğini görüyorsunuz.

Bu noktada sanatsal mimariden modaya baktığımda, bana benzer bir duyguyu hissettiren isimlerden biri Elsa Schiaparelli oluyor.


Schiaparelli de kendi döneminin sınırlarını zorlayan, eleştirilmeyi göze alan, modayı yalnızca kumaş ve kalıp üzerinden değil; sanat, beden, bilinçaltı, mizah, arzu ve düş gücü üzerinden düşünen bir tasarımcıydı.


1890 yılında Roma’da doğan Elsa Schiaparelli, Paris’te kendi moda evini kurdu ve özellikle 1930’larda moda dünyasında çok güçlü bir etki yarattı. Smithsonian’ın V&A sergisi üzerine yayımladığı yazıda da belirtildiği gibi Schiaparelli, ilk atölyesini 1927’de Paris’te açtı; kısa sürede uluslararası ilgi gördü ve özellikle farklı disiplinlerden sanatçılarla kurduğu ilişkilerle daha deneysel bir tasarım diline yöneldi.


Schiaparelli’nin resmî tarihçesi de onun 20. yüzyıl modasına yaratıcı bir ruh kattığını; spor giyim, haute couture, sanat, parfüm ve gündelik nesneleri sıra dışı yaratımlara dönüştüren yaklaşımıyla moda tarihinde kalıcı bir yer edindiğini vurguluyor. Dalí, Cocteau, Man Ray, Giacometti ve Marcel Vertès gibi sanatçılarla yaptığı iş birlikleri bugün hâlâ efsanevi kabul ediliyor.


Moda Bir Nesne Değil Bir Düşünme Alanı

Schiaparelli için elbise yalnızca giyilen bir şey değildi. Bir fikir taşıyıcısıydı.

Bazen bir mizah duygusu, bazen bilinçaltından gelen bir imge, bazen bedenin görünmeyen katmanlarını görünür kılan bir anlatı. Onun dünyasında moda, bir kadının üzerinde sessizce duran bir siluet değil; konuşan, soru soran, şaşırtan, hatta yer yer rahatsız eden bir sanat alanıydı.


Salvador Dalí ile yaptığı iş birlikleri bu yüzden yalnızca moda tarihinde değil, sanat tarihinde de önemli bir yerde duruyor. Lobster Dress, Skeleton Dress, Tears Dress ya da ayakkabı formundaki şapka gibi tasarımlar, giysinin yalnızca estetik değil, düşünsel bir alan olabileceğini gösterdi.



Bugün Londra’daki Victoria and Albert Museum’da açılan Schiaparelli Fashion Becomes Art sergisi de tam olarak bu mirası yeniden görünür kılıyor. V&A, serginin İngiltere’de Elsa Schiaparelli’ye adanan ilk sergi olduğunu; 1920’lerden bugüne uzandığını ve moda evinin Daniel Roseberry yönetimindeki güncel dönemine kadar etkisini takip ettiğini belirtiyor. Sergi, V&A South Kensington’da 8 Kasım 2026’ya kadar ziyaret edilebiliyor.


Serginin öne çıkan parçaları arasında Salvador Dalí’nin 1938 tarihli Lobster Telephone eseri, Schiaparelli ve Dalí imzalı Tears Dress, yine 1938 tarihli Skeleton Dress, Jean Cocteau ile tasarlanan 1937 tarihli gece paltosu ve Schiaparelli’nin 2024 haute couture döneminden örnekler yer alıyor.


Bu parçalar, Schiaparelli’nin evreninde moda, yalnızca “güzel” olmak zorunda olmadığını, modanın gözlem ve zeka ile birleşince harikalar yaratabileceğinizi hissettiriyor.. Moda bazen tedirgin edici, şiirsel, komik olabilir. Hatta ilk bakışta anlaşılmaya da bilir.

Tıpkı Gaudí’nin mimarisi gibi.


Beden, Doğa ve Bilinçaltı

Schiaparelli’nin tasarımlarında insan bedeni yalnızca örtülen bir yüzey değildir. Bedenin içi, dışı, organları, kemikleri, duyuları ve sembolleri tasarımın parçası haline gelir.


Akciğer formundaki bir kolye, aldığımız her nefesin ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatabilir. Bir ıstakoz imgesi, insanla hayvan, arzu ile mizah, doğa ile bilinçaltı arasında beklenmedik bir kapı açabilir. Uzay ve gezegen motifleri ise insanın evrendeki yerini, bilinmeyene duyduğu merakı ve sınırlarını aşma arzusunu düşündürebilir.

Bu yüzden Schiaparelli’yi yalnızca “sürrealist moda” başlığı altında okumak bana hep biraz eksik gelir.


Çünkü onun yaptığı şey yalnızca rüyaları giysiye çevirmek değildi. Görünmeyeni görünür kılmaktı.

Gaudí’nin doğanın taşıyıcı sistemlerini mimariye taşıması gibi, Schiaparelli de insan zihninin, bedeninin ve bilinçaltının görünmeyen formlarını modaya taşıdı.


İkisi de kendi alanında aynı soruyu sordu:

Bir form yalnızca göründüğü şey midir?

Yoksa daha derin bir düşüncenin yüzeye çıkmış hali mi?


Schiaparelli 2026 Couture ve Gaudí’nin İzleri

Bu bağ bugün Schiaparelli’nin güncel couture evreninde de hissediliyor.


Daniel Roseberry’nin hazırladığı Haute Couture Sonbahar/Kış 2026–2027 The Call of the Void koleksiyonu, Schiaparelli’nin geçmiş mirasını yalnızca tekrar etmeyen; onu bugünün yaratıcı sorularıyla yeniden yorumlayan bir yerde duruyor.



Schiaparelli’nin resmî koleksiyon notlarında Roseberry, bu sezon ilham almak için Barcelona’ya gittiğini ve Gaudí’nin eserlerini ziyaret ettiğini anlatıyor. Ancak bu yolculuk beklediği gibi doğrudan bir formüle dönüşmüyor. Tam tersine, yaratım sürecinde kontrol etme isteğinin onu sınırladığını; asıl yaratıcı alanın bilinmeyene teslim olmakla açıldığını söylüyor.


Bu çok etkileyici bir detay. Çünkü Roseberry’nin Gaudí’den aldığı şey, yalnızca organik eğriler ya da heykelsi hacimler değil. Daha derinde, bir yaratım ahlakı.

Bilinmeyene güvenmek.

Formülün dışına çıkmak.

Malzemenin ne olabileceğini yeniden sormak.


Bu koleksiyonda geleneksel couture malzemelerinin yanında lateks, silikon, boya tabakaları, metal teller üzerine gerilmiş çorap kumaşından yapılmış çiçekler, gerçek çiçekler, balık pulları ve deniz canlılarını hatırlatan detaylar kullanılıyor. Roseberry’nin notlarında, güzelliğin yalnızca “soylu” malzemede mi, yoksa o malzemeyi yeniden icat edebilen hayal gücünde mi saklı olduğu sorusu açıkça hissediliyor.


Bu noktada Gaudí ile Schiaparelli arasında çok güçlü bir akrabalık kuruluyor.

Biri taşı canlı bir organizma gibi düşündü.

Diğeri kumaşı bilinçaltının dili gibi kullandı.

Biri mimaride doğanın matematiğini aradı.

Diğeri modada bedenin, arzunun ve hayalin anatomisini kurdu.


Vizyoner Olmak Ne Demek

Bugün Gaudí’ye de Schiaparelli’ye de yıllar sonra hâlâ dönüp bakmamızın nedeni yalnızca güzel eserler üretmiş olmaları değil. Onlar kendi dönemlerinin alışkanlıklarını bozdu.

Eleştirilmeyi göze aldı.

Anlaşılmamayı göze aldı.

Fazla bulunmayı göze aldı.


Ve belki en önemlisi, hayali yalnızca soyut bir fikir olarak bırakmadı. Onu taşıyacak sistemi kurdu.

Gaudí’nin kemerlerinde, kolonlarında, cephelerinde bunu görüyoruz.

Schiaparelli’nin elbiselerinde, mücevherlerinde, sürrealist aksesuarlarında bunu görüyoruz.

Daniel Roseberry’nin güncel Schiaparelli yorumunda da aynı mirasın devam ettiğini hissediyoruz: Geçmişe bakmak, onu nostaljik bir vitrine yerleştirmek için değil; bugüne başka bir cesaretle dönebilmek için anlamlı.

Çünkü gerçek vizyon, yalnızca yeni bir şey hayal etmek değildir.


O hayalin malzemesini, yöntemini, dilini ve aktarım biçimini de kurabilmektir.

Gaudí bunu taşla yaptı.

Schiaparelli kumaşla yaptı.


Ve ikisi de bize aslında diyor ki;

Doğa yalnızca bakılacak bir manzara değildir.

Beden yalnızca giydirilecek bir yüzey değildir.

Sanat yalnızca sergilenecek bir nesne değildir.

Bazen bir kemerde, bazen bir elbisede, bazen bir mücevherde, bazen de hiç beklemediğimiz bir formda karşımıza çıkan şey; insanın dünyayla kurduğu ilişkinin en zarif, en cesur ve en kalıcı ifadesidir.

Vizyoner olmak, yalnızca hayal kurmak değildir.

Hayalin taşıyıcı sistemini kurabilmektir.


Kaynak notu

Bu yazıda kullanılan güncel sergi ve koleksiyon bilgileri Victoria and Albert Museum’un Schiaparelli Fashion Becomes Art sergi sayfası, Maison Schiaparelli’nin resmî tarihçe ve Haute Couture Fall/Winter 2026–2027 The Call of the Void koleksiyon notları, Smithsonian Magazine’in sergi yazısı ve Casa Milà’nın resmî mimari açıklamalarından derlenmiştir.

Top Stories

1/92
bottom of page