top of page

Çöpe Gitmeyen Hikâyeler

  • Yazarın fotoğrafı: BiModaHayat
    BiModaHayat
  • 13 May
  • 4 dakikada okunur

Mah-Roc’un çıkış noktası yalnızca atığı dönüştürmek değil; modanın unuttuğu emeği, malzemeyi ve sürekliliği yeniden görünür kılmak.


Çöpe Gitmeyen Hikâyeler Mah-roc

Moda uzun zamandır yalnızca neyin güzel göründüğüyle değil, neyin görünmez kaldığıyla da ilgili. Bir koleksiyonun vitrindeki hali kadar, onun arkasında biriken kumaş yığınları, boşa harcanan emek, görünmeyen atık ve sessizce normalleşen üretim alışkanlıkları da bu hikâyenin parçası. Roksan Sarfati’nin kurduğu Mah-Roc tam da bu görünmeyen alana bakıyor: atığı estetik bir malzemeye dönüştürmek için değil, sistemin alıştığı israf diline itiraz etmek için. 


Bu söyleşide Sarfati ile yalnızca “sürdürülebilir tasarım”ın ne olduğuna değil, onun pratikte ne talep ettiğine konuşuyoruz: ayıklamanın görünmeyen emeğine, etik üretimin gerçek ağırlığına, zanaatin bugünkü hayata nasıl 


Sizi hızlı modadan koparan “an” neydi? Ordu’da gördüğünüz o kumaş yığınıyla yüzleştiğiniz gün, “tamam, artık başka türlü” dedirten şey tam olarak ne oldu?


Aslında tekstil sektörünün içinde büyüdüm; kumaşın, üretimin ve atığın ne demek olduğunu çok küçük yaşlardan beri biliyorum. Ama Ordu’da gördüğüm o kumaş yığını gerçekten bir kırılma anıydı. Tonlarca kumaşın, henüz hiç kullanılmadan, sadece koleksiyon değiştiği için kenara atıldığını görmek beni çok sarstı. O an şunu düşündüm: Bu kadar emek, su ve insanın dokunduğu bir şeyi bu kadar kolay çöpe atabiliyorsak, sistemde ciddi bir sorun var. Kendime şu soruyu sordum: Ben bu sistemin bir parçası mı olacağım, yoksa başka bir yol mu arayacağım? Mah-Roc aslında o sorunun cevabı olarak doğdu.



O gün bugündür peşinizden gelen bir cümle var mı?

Kendinize tekrar ettiğiniz, kararlarınızı filtreleyen bir cümle… (Mesela “bir parçayı çöpe atmak yerine…” diye başlayan.)


Kendime sık sık hatırlattığım bir düşünce var: “Bir kumaşın hikayesi çöpte bitmemeli.”

Bir parçayı atmak yerine ona ikinci bir hayat verebilir miyiz diye düşünmek, tasarım sürecimin başlangıç noktası. Çünkü bir kumaş sadece bir malzeme değil; arkasında emek, su, zaman ve üretim süreci var. Bazen o kumaş bir çantaya dönüşüyor, bazen küçük bir detay oluyor, bazen de başka bir üretimin parçası olarak yaşamaya devam ediyor.

Benim için tasarım çoğu zaman yeni bir şey üretmekten çok, var olan bir şeyin hikayesini devam ettirmek anlamına geliyor. Temel fikir hep aynı: malzemenin ömrünü uzatmak ve ona hak ettiği değeri yeniden hatırlatmak.


“Atık kumaş” kulağa romantik gelebiliyor; gerçek ise çoğu zaman zor.

Nemlenmiş, yırtılmış, kirlenmiş kumaşları toparlama–ayıklama sürecinde en görünmeyen emek nerede? İnsanların hiç bilmediği “asıl zahmet” ne?


İnsanlar çoğu zaman sadece son ürünü görüyor. Oysa en büyük emek ürün ortaya çıkmadan önce başlıyor. Toplanan kumaşlar çoğu zaman karışık halde geliyor: nemlenmiş, kirlenmiş, bazen yırtılmış. Önce temizleniyor, sonra tek tek ayrılıyor. Renklerine, dokularına ve boyutlarına göre sınıflandırılıyor. Bazen çok küçük bir parça bile kullanılabilir diye saklanıyor.

Asıl zorluk şu: tek tip olmayan malzemelerle üretim yapmak. Her parça farklı olduğu için seri üretim mantığıyla ilerleyemiyorsunuz. Her tasarım yeniden düşünülmek zorunda kalıyor.


Tasarım tarafında sizi en çok zorlayan paradoks hangisi: özgürlük mü, sınır mı?

Hazır kumaş seçmediğiniz için “seçenek” azalıyor; ama ortaya biricik işler çıkıyor. Sizce yaratıcılık en çok hangi kısıtta parlıyor?


Aslında sınırlar. Ama paradoks şu ki yaratıcılık çoğu zaman tam da o sınırların içinde parlıyor.

Hazır kumaş seçtiğinizde seçenek çoktur ama tasarım bazen daha öngörülebilir olur. Atık kumaşla çalıştığınızda ise seçenekler sınırlı görünür ama kombinasyonlar sonsuzdur. Kısıt, tasarımcıyı gerçekten düşünmeye zorlar.


“Yavaş moda” dediğiniz şey sizce sadece hız meselesi değil—bir etik meselesi. Sizin sözlüğünüzde etik üretim hangi 3 ilkeye dayanıyor? (Ücret, çalışma koşulu, şeffaflık, yerellik, dayanıklılık… hangileri olmazsa olmaz?)


Benim için üç temel ilke var: adil emek, şeffaflık ve dayanıklılık.

Üretimde çalışan herkesin emeğinin karşılığını alması çok önemli. Aynı şekilde bir ürünün nereden geldiğini saklamamak gerekiyor. Ve en önemlisi, üretilen şeyin uzun süre kullanılabilir olması. Bir ürün bir sezon sonra atılıyorsa, ne kadar “sürdürülebilir” etiketi taşısa da benim için anlamını kaybediyor.


Ürünlerinizde Karadeniz’in kültürel mirası güçlü bir damar. Bu mirası “folklorik süs”e düşmeden, bugünün hayatına taşımanın ölçüsü ne? Bir deseni ya da tekniği seçerken kendinize sorduğunuz kontrol sorusu ne?


Kendime sorduğum soru aslında çok basit: “Bu teknik bugün de yaşasaydı nasıl görünürdü?”

Geçmişi birebir kopyalamak yerine, o dokuma tekniklerini ve motifleri bugünün hayatına adapte etmeye çalışıyorum. Günlük hayatta kullanılabilen, modern bir objede yaşayabiliyorsa o zaman gerçekten anlamlı oluyor.

Bunu da tek başıma yapılan bir tasarım süreci olarak görmüyorum. Daha çok kolektif bir çalışma gibi ilerliyor. Üreticiyle sürekli bir diyalog halinde oluyoruz; bir yandan ona güncel kullanım biçimlerini ve tasarım yaklaşımını gösteriyorum, diğer yandan da onun yılların deneyiminden ve teknik bilgisinden öğreniyorum. Bu karşılıklı alışveriş sayesinde geleneksel teknikler sadece korunmuyor, aynı zamanda bugünün hayatında yeniden anlam bulabiliyor.


Bir çantanın “hikâyesi” var diyorsunuz: Peki bunu nasıl kanıta dönüştürüyorsunuz?

Bir tüketici sizden şunu istese: “Bu parçanın nereden geldiğini, nasıl dönüştüğünü görmek istiyorum.” Ona bugün ne gösterebilirsiniz; yarın neyi gösterebilir olmayı hedefliyorsunuz?


Bugün bunu en çok üretim sürecini paylaşarak yapıyoruz. Kumaşın nereden geldiğini, nasıl temizlendiğini, nasıl kesildiğini ve nasıl ürüne dönüştüğünü gösteriyoruz.

Ama ileride bunu daha da görünür kılmak istiyorum. Her parçanın küçük bir “malzeme hikâyesi” olmasını hayal ediyorum. Tükeitici  o çantanın hangi kumaşlardan doğduğunu ve hangi atölyede üretildiğini gerçekten görebilsin.



Sürdürülebilirlikte en zor konuşulan yer: fiyat.“Biricik ve emek yoğun” üretimi erişilebilir kılmak için hangi stratejileri denediniz? (Sınırlı sayıda üretim, ön sipariş, tamir/onarım, modülerlik gibi.) Bu konuda sizi en çok eleştiren soru ne oluyor?


Bu konunun en zor tarafı şu: sürdürülebilir üretim çoğu zaman daha pahalıdır.

Biz bunu dengelemek için küçük koleksiyonlar üretmek, eldeki malzemeye göre tasarım yapmak ve sınırlı sayıda üretmek gibi yöntemler deniyoruz. En çok gelen soru genelde şu oluyor: “Sürdürülebilir ama neden pahalı?”

Ben de hep şunu söylüyorum: Aslında pahalı olan bu değil. Hızlı moda gerçek maliyetini bize göstermediği için ucuz görünüyor.


Sizin hikâyenizde tasarım kadar eğitim de var: kadınlara eğitimler, okullar, üniversitelerle iş birlikleri…

Bir atölyeye giren bir öğrencinin 2 saat sonra “bakış açısı değişmiş” diyerek çıkması için, ona tek bir şey öğretecek olsanız bu ne olurdu?


Sanırım ona önce malzemeye bakmayı öğretirdim.

Çünkü çoğu zaman tasarım eğitimi formdan, trendden ya da estetikten başlıyor. Oysa bana göre tasarım malzemeyle başlar. Bir kumaş sadece bir yüzey değil; arkasında tarım var, su var, üretim var, insan emeği var.

Bir tasarımcı bunu gerçekten fark ettiği anda bakış açısı tamamen değişiyor. O noktadan sonra artık “nasıl daha çok üretirim?” diye değil, “var olanı nasıl daha anlamlı kullanırım?” diye düşünmeye başlıyor. Ve bence sürdürülebilir tasarımın başlangıcı tam olarak o an.


5 yıl sonrasına gidelim: Mah-Roc büyüdüğünde neyin büyümesini istemiyorsunuz?

Daha çok üretim mi, daha çok etki mi? Ölçeklenirken “yavaş” kalabilmek için şimdiden koyduğunuz kırmızı çizgi ne?

Üretimin kontrolsüz şekilde büyümesini istemiyorum.

Mah-Roc çok üretmek için kurulmuş bir marka değil; etki yaratmak için kurulmuş bir marka. Eğer büyüyecekse, üretim miktarı değil hikâyenin ulaştığı insan sayısı büyüsün isterim.

“Yavaş” kalabilmek için koyduğum en büyük kırmızı çizgi ise şu: malzemeyi ve üretimi tanımadığım bir noktaya asla gitmemek.

Yorumlar


Top Stories

1/90
bottom of page