Kenan Özbel’i yalnızca “koleksiyon yapan” bir isim olarak okumak eksik kalır. Onun hikâyesi, bir saha insanının, bir eğitimcinin ve bir kültür taşıyıcısının aynı bedende birleştiği nadir örneklerden biridir. Üstelik bu hikâye, romantik bir “nostalji” anlatısından çok daha somut: rota, kurum, sergi, kurs, belge, öğrenciler ve bugün hâlâ izini sürebildiğimiz bir miras.
Bir müzede başlayan kıvılcım “Beni büyüleyen eşya”
Özbel’in el sanatlarına yönelişi, gençliğin “merak” anlarından birinde başlıyor. 1927’de Sanayi-i Nefise Mektebi’ni bitirip resim öğretmeni olarak Mersin’e giderken yol üstü Rodos’ta karşılaştığı, el sanatları örnekleriyle düzenlenmiş bir müze düzeni onu sarsıyor; “kumaşlar, örgüler, dokumalar…”la ilk kez bu kadar sistemli bir karşılaşma yaşıyor ve Mersin’e varır varmaz benzer parçaları toplamaya başladığını aktarıyor.
Özbel için el sanatları, yalnızca “güzel” değil; müzelenebilir, sınıflandırılabilir, kayıt altına alınabilir bir kültür alanı. Yani, duygunun yanında yöntemi de var.
Öğretmenlikten Toroslar, Dokumalar, Yerel Bilgiye Doğru Uzanan Saha Araştırmasına
Mersin’deki başlangıç, kısa sürede gerçek bir saha pratiğine dönüşüyor. Mersin’de halk bilimi çalışmaları yapan Ali Rıza Yalgın’la tanışması ve Toroslar’da birlikte incelemeler yapması, Özbel’in “tek başına koleksiyoncu” olmaktan çıkıp alan araştırmacısı kimliğine yaklaşmasının dönüm noktalarından biri olarak anlatılıyor.
Sonrasında Bursa görevi, onun tekstile bakışını başka bir düzleme taşıyor. Dokumacılık ve ipek üretiminin güçlü merkezi olan Bursa’da dokumacılığı araştırıyor, “önemli gördüğü örnekleri” bir araya getiriyor. Yani Özbel, malzemeyi sadece “bulmuyor; üretim kültürü, yerel uzmanlık, teknik süreklilik gibi bağlamlarıyla okuyor.
Devlet adına Anadolu’da İz Sürmeye Başlıyor
“İzin alırsanız Anadolu’da inceleme yapabilirim”
1940’ta yönettiği bir sergiyle dikkat çektiğinde Sanayi Bakanlığı, öğretmenlikten istifa edip bakanlık adına çalışmasını istiyor. Özbel’in cevabı ise, onu “geleneği ayakta tutan” karaktere yaklaştıran cümlelerden biri:
“Millî Eğitim Bakanlığından izin alırsanız, Bakanlığınız adına Anadolu’da incelemeler yapabilirim.”
Bu öneri kabul görüyor ve ilk rotası Malatya–Gaziantep oluyor; üç ay boyunca incelemeler yapıyor.
Masa başında bir “arşiv” kurmuyor; yola çıkıyor. Saha çalışmasını bir kamu işi, bir kültür görevi gibi görüyor.
Araştırmayı Mümkün Kılan “Kurumsal Hareket” ise Kız Enstitüsü Yılları ve Dolaşım Ağı
Özbel’in 1941’de Ankara İsmet Paşa Kız Enstitüsü’ne atanmasıyla çalışmaları ivme kazanıyor; Ankara’ya gider gitmez çevre illerde incelemelere başlıyor. Dahası, Kız Teknik Okulları sanat denetmenliği göreviyle farklı bölgelere daha rahat gidebildiği belirtiliyor. Aynı dönemde özellikle Sivas işlemelerine odaklandığı da aktarılıyor.
Burada kritik bir ayrıntı var. Özbel’in üretimi, “tesadüfî geziler” değil; kurumsal bir dolaşım üzerinden ilerliyor. Denetmenlik, ona hareket alanı açıyor; o da bu alanı bir kültür haritasına dönüştürüyor.
Özbel sergiyi “etkinlik” değil, toplumsal temas olarak görüyor. Koleksiyonunu sergilediği bilinen en eski sergiye dair kayıtlar sınırlı olsa da, arşivlerde karşılaşılan ilk sergilerden biri 1947’de Ankara Halkevi’nde yapılan “Örgü İşleri Sergisi”; farklı yörelerden toplanan parçaların sergilendiği ve büyük ilgi gördüğü aktarılıyor.
Özbel’in örgüyü yalnızca “giyilen” bir şey olarak değil, görülen ve öğrenilen bir şey olarak da konumladırıyor.
“Çorap” bir Başlangıç, Evren Bir Bütündür
Özbel’in topladığı etnografik malzemenin çeşitliliği dikkat çekici. Çoraplar, yazmalar, eski Türk kumaşları ve işlemeleri, oyalar, keseler, cicimler, çarıklar, takılar ve daha niceleri… Koleksiyonun Türkiye’nin farklı müzelerine dağılmış durumda olduğu da belirtiliyor.
Bu çeşitlilik önemli çünkü Özbel’in bakışı “tek bir nesne türü”ne sıkışmıyor. O, tekstili; süsleme, gündelik hayat, inanç, ekonomi ve zanaatla birlikte okuyan bir kültür ekolojisi kuruyor.
Akademiye Taşınan Saha Bilgisi
Özbel’in sanat eğitimi altyapısı, bu hikâyenin görünmeyen taşıyıcı kolonlarından biri. İstanbul’a yerleşip kısa süreli bir enstitü öğretmenliğinin ardından İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde Türk Sanat Tarihi Enstitüsü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladığı aktarılıyor. Ayrıca Sanayi Nefise’de iyi bir eğitim aldığı ve İbrahim Çallı ile Hikmet Onat’ın öğrencisi olduğu bilgisi de yer alıyor.
Bu birleşim (sanat eğitimi + saha etnografyası) Özbel’i farklı kılıyor. Motifi yalnızca “desen” olarak değil, görsel dil ve tarihî veri olarak ele alabiliyor.
“Geleneği Ayakta Tutmak” için Açılan Kurslar, Kadın emeği ve Yerli Desen Israrı
Özbel’in yaklaşımı, sadece derlemek ve sergilemekle sınırlı değil. El sanatlarını, boş zamanı değerlendirme ve ev ekonomisine katkı sağlayan bir alan olarak görür; özellikle kadınların ekonomiye katılımını vurgular. Daha da somut olanı ise, sergilerin yanı sıra açtığı kurslarla bu alanda ilgi oluşturmaya çalıştığı; Yapı Kredi ile iş birliği yürüterek köylerde dokuma kursları açtığı belirtilir.
Bir başka kritik nokta: Özbel, yerli dokuma sanatının “yabancı endüstrilerden ilham almasını” doğru bulmadığını; yerli desenlerin halkın ihtiyaç ve isteklerine daha çok hitap ettiğini aktarır.
Günümüzle onu bugünün tartışmalarına bağlayan kritik olgular da bunlardır aslında. Kültürel süreklilik, tasarımda yerellik, kopya–özgünlük ve hatta “zincir mağaza estetiği” karşısında motifin etik-politik anlamı ve gücü.
Sergiyle Gelen Kültürel Diplomasi
Özbel’in sergileri yalnızca Türkiye içinde değil; Paris, Roma, Strazburg gibi Avrupa şehirlerinde de görünür oluyor. 1980’lerde Finlandiya’da sergiler açtığı, ayrıca Steuben Glass’ın “Asian Artists in Crystal” sergisine desen katkısı yapmıştır.
Özbel, Anadolu motiflerini “yerel bir folklor” diye daraltmıyor; onları uluslararası bir görsel kültür düzlemine taşıyor. Sergi, burada sadece sanat değil; bir tür tanıtım, ilişki ve diplomasi aracına dönüşüyor.
Topkapı Sarayı – Alay Köşkü ve “Koleksiyonun Ev Sahibi” Kurum
Bugün Özbel’in adını İstanbul’da Topkapı Sarayı çevresinde anmamız tesadüf değil. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin Alay Köşkü maddesinde, Alay Köşkü’nün son yıllarda Topkapı Sarayı Müzesi’ne bağışlanan Kenan Özbel “Halk Sanatları Koleksiyonu”nu barındırmaktadır.Ayrıca 1970 tarihli bir yayın da doğrudan “Topkapı Sarayı Müzesi Alay Köşkü Prof. Kenan Özbel Koleksiyonu” ibaresiyle bu bağlamı işaret eder.
Özbel’i Bugün Neden Yeniden Konuşuyoruz?
Çünkü onun yaptığı şey, “geçmişi vitrine koymak” değil; geçmişi dolaşıma sokmak.Saha araştırmasıyla belgelediği motifleri sergiyle görünür kılıyor, kurslarla çoğaltıyor, akademiyle kalıcılaştırıyor, kurumlarla koruma altına aldırıyor. Yani geleneği “anlatmak”tan öte, onu yaşatacak altyapıyı kuruyor.
Yorumlar